Futbol Hacıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol Hacıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2018 Cuma

Bordeaux’da Ultraların sönmeyen isyan ateşi

12 Mayıs 2018 Cumartesi
Bordeaux: 4 Toulouse: 2



Bordeaux seyahati kesinleşince benim için klasik olarak maç tarihlerinin açıklanmasını beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Maç tarihleri açıklanıp bilet alma işini de internet üzerinden yaptıktan sonra (kale arkası 15 Euro) ayrı bir heyecan kapladı içimi. Kolay değil, yaklaşık bir yıldır stattan maç izlemiyorum. En son gittiğim maç yanlış hatırlamıyorsam geçen Nisan’da Gümüşlükspor maçıydı. Ulan Passolig yuvasız kuşlar gibi olduk senin yüzünden be.

Neyse, güzel bir Fransa ziyareti oldu. Gurbetçi Pagan kardeşim Barış’ı ziyaret ve ardından Fransa’nın yemyeşil bir köşesinde ruhumuzu ve gözlerimizi doğanın en canlı halleriyle doldurduktan sonra maç gününe geldik. Yaklaşık 280 günü yağmur altında geçen Bordeaux ’nun ziyaretimiz boyunca en yağışlı gününün maç günü olması tesadüf değildi elbette. Allahtan akşama doğru yağmur dindi de ıslanmak zorunda kalmadım.

Kişisel tarihimde Bordeaux ’nun ayrı bir yeri vardır. Her sene bütünlemeye kalan bir lise öğrencisi olarak 1985 yılında liseyi bitirmek için kalan bir kaç dersimden birinin bütünlemesi tam o geceydi. 1985, O Gece ve Bordeaux  üçlemesi bir araya gelince Fenerbahçeliler bahsettiğim şeyi hemen anlamışlardır. Tigana’lı, Gires’li Batista’lı Fransa şampiyonu Bordeaux ’yu Bordeaux ’da 3-2 yendiğimiz Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur ilk maçının olduğu o gece işte. Televizyon yayınsız destansı bir maçı radyodan dinleyerek ders mers çalışamamış ertesi gün sınava hiç bir şeyi umursamadan girmiştim. İşte Bordeaux  benim için Selçuk demekti, Şenol demekti, Hüseyin demekti. Bordeaux 1968 Manchester City destanından 17 yıl sonra Fenerbahçe’nin en önemli zaferiydi. Ve bu şehir aklıma hep böyle yazıldı.

Bir de oluklu çatı yapılı eski stadıyla. Gönül bu statta bir maç izlemek isterdi fakat maalesef Bordeaux  2015’den beri yeni stadı Matmut Atlantique’de maçlarını oynuyor. Ve genelde her yeni stat gibi şehirden dışlanmış, izole bir yapı. Modern mimarisi, rahat giriş çıkış imkanı, geniş koridorlar, büfeler, tuvaletler filan her şey çok konforlu, kullanışlı ve steril. Yerde nerdeyse bir kağıt parçası bile yok. Büfelerde bira, pizza filan her şey mevcut. Yani evinizde pizza yiyip bira içer gibi maç seyredebiliyorsunuz. Çok modern ama bir şey eksik...



Fakat gerçeklik sizi stada girerken hemen yakalıyor. Bilet kontrolünden sonra uzun merdivenlerin başında Virage Sud’ün gerçek sahipleri sizi karşılıyor. Ve nasıl baskı altında olduklarını, seneye statta yer alamama durumları olduğunu ve karşı karşıya kaldıkları ceza yükünü dayanışmayla aşmak için yardımda bulunup bulunamayacağını soruyorlar tribüne giren herkese. Elbette karşılıksız değil. Ellerinde bir atkı ve bir de sticker dolu zarf var. Atkı 15 ikisi bir arada 20 Euro. Merdiven başında ingilizcelerimiz elverdiğince sohbet ediyoruz genç Ultramarin ile. Sohbeti çok uzatmıyorum, çocuğun bir görevi var ve engellemek olmaz. Bir atkı alıp tribüne geçiyorum. Bordeaux  Ultraları güney tribünü olan Virage Sud’de hemen kale arkasını mesken tutmuşlar. Tam kalenin arkasına denk gelen iki blok grubun denetiminde Ortadaki demir yükseltide ana liderler iki kenardaki demir yükseltilerde de ortadan gelen talimatları kenarlara yaymak için ellerinde megafon bulunan ultralar var. Tribünü ortada üç kişi yönetiyor ve üçünün de elinde birer mikrofon var. Maç başlamadan yarım saat öncesinden maç sonuna kadar bu üç mikrofon susmadan tribüne hitap ediyor ve günün de özelinde tamamen protestoya dönük bir duruş sergiliyorlar. Maçın büyük bölümü miting havasında geçiyor. Fransızca bilmemek kötü oldu. Sağda solda da çok İngilizce bilen olmayınca söylevlerin vurgusu ve sertliğinden öfkeyi kavramaya çalıştım. Gerçi çok zor olmadı öfkeyi anlamak ama içerik de önemli tabii. Bu üçlü sırayla tribüne ajitasyon çekerek bestelere giriş yapıyorlar ve tribün de öfkeyi sahaya yansıtıyor. Maç boyu bu sahne nerdeyse hiç değişmedi. Gollerde sevinç ve klasik besteler dışında hep böyleydi.



Maç başlarken açılan pankartlar ile renklere olan aşk ve taraftara dönük ihanet meşaleler eşliğinde protesto edildi ve ekranlardan görebildiğim kadarıyla da televizyonlar bu görüntüyü göstermekten kaçınmadı. Sonuçta ortada bir protesto var ve bunun da bir şekilde haber değeri var. Bizdeki gibi, görmezsek sorun da yok! tarzı bir yaklaşım değildi sanki.



Maça gelirsek, Bordeaux – Toulouse maçı çok yakın olan bu iki şehir açısından bölgesel bir derbi. Bu maç Toulouse için biraz farklıydı. Galip gelmeleri gerekiyordu keza aksi her tür sonuçta küme düşme durumları netleşecek gibiydi. Maça da atak başladılar ve Jimmy Durmaz’ın (Gençler’e selam J) asistiyle de öne geçtiler ama arada yedikleri dört gol sonrası skoru belirleyen golü atarak maçı kaybettiler. Ve bu maçın taraftarlar açısından önemli bir diğer noktası da Toulouse taraftarlarının Bordeaux maçı öncesi kulübün genel politikası sonucu takımın düştüğü bu hali protesto ederek bu önemli maça gelmemeleriydi. Maçtan birkaç gün önce kulübün kapısına kombinelerini ve bayraklarını bırakarak bir nevi mevcut yönetim altında taraftarlıktan istifa ettiklerini bildiren bir harekette bulunarak böylesi önemli bir maça gelmekten de imtina etmiş oldular.


Velhasıl, kısa Fransa ziyaretine sıkıştırdığım bu maça benim için skordan çok taraftar protestoları damgasını vurdu. Fransa’da halen sönmeyen bir ateşin olması ve halen taraftarların yönetim, federasyon, polis ve taraftar üzerine yönelen baskılara boyun eğmiyor oluşu bir yandan umut bir yandan da kendi gerçekliğimiz açısından hüzün yarattı.

12 Nisan 2016 Salı

Kadıköy’ün Demirspor’u

Selamsız: 1 Haydarpaşa Demirspor: 3
10 Nisan 2016 Pazar



Hep anlatırlar, derinlerdeki zenginlikleri keşfedenler için denizin anlamı bambaşka olurmuş. Futbol da biraz buna benziyor. Kitleler için deniz Kilyos Plajı misali yoğun ve kalabalık. Derinler ise daha sakin ama her tür canlılığı da içinde barındırıyor. Denizin her tür canlısı size çok yakın ve çoğuna dokunmanız mümkün. Kadıköy’ün güzel çocukları da futbolun her türlü sömürücü etkisinden sıyrılmak için böylesi bir girişimde bulundular ve futbolun karanlık derinliğine bıraktılar kendilerini.

Derinden gelen bağ
Kadıköy’ün simgelerinden biri şimdi atıl durumda bırakılan Haydarpaşa Garı’dır. Bu bina tarihi özelliğinin yanında Kadıköy yakasında demiryolu çalışanlarının da bir nevi merkezi sayılır(dı). Ülkenin pek çok yanındaki demiryolu çalışanlarının kurduğu Demirspor kulüpleri gibi Haydarpaşa’nın da bir kulübü vardı: Haydarpaşa Demirspor. İşte Kadıköylü bir grup genç de bu gözden uzak kalmış kulübü sahiplenmeye karar verdiler ve attılar kendilerini amatör tribünlerine. İşin ucunda Kadıköylülük, futbol sevgisi, taraftarlık ve bağımsız bir duruş çabası olunca ortaya Khalkedon Ultras çıkıverdi.

İstanbul’da amatörün en büyük çilesi artık büyük bir rant alanı olan kentte maç yapacak saha bulmak. Hele de Kadıköy gibi kentsel dönüşümün göz bebeği bir ilçe söz konusuysa. Haydarpaşa Demirspor da bu dertten doğallığında muzdarip. Bir hafta Alemdağ’da oynarken öbür hafta Kurtköy yollarında buluveriyorlar kendilerini. Bakmayın buraların Anadolu yakasında olduğuna, kimi zaman şehirlerarası deplasmana gitmek buralara gitmekten daha kolay olabiliyor. Haliyle bu uzun ve yorucu yolculuklar da tribün katılımında istenen istikrarı sağlamayı güçleştiriyor.

Baştan beri izlediğim bu girişimi hazır Selimiye’ye gelmişken yerinde göreyim dedim. (Bir şekilde Facebook üzerinden her hafta gelen davetlere de icabet etmiş olurdum hem. J) Selimiye Stadı’na gitmek çok kolay. Kadıköy merkeze yürüyerek 15 dakika ve merkeze bu kadar yakındaki diğer stadın Fenerbahçe Stadı olması da bir şekilde güzel. J

Gittiğimde Khalkedon Ultras tribündeki yerini almış ve davul, meşale organizasyonunu tamamlıyordu. Yeni yaptırılmış tişörtler, atkılar, pankartlar falan, bir tribün grubunda olması gereken her şey mevcut. Maç Kadıköy’e bu kadar yakın olunca geçmiş maçlara göre daha kalabalıklar ve bu durum haliyle tribün coşkusuna da yansımış. Bu coşku kalabalık olmanın yanı sıra grubun gençliğinden de kaynaklanıyor. Bir miktar yaşını başını almış taraftar olsa da ağırlık gençlerde.

Saha ile yakın temas
Maçın başlamasıyla beraber kendine has besteleri ve eğlenceli sloganlarıyla Khalkedon Ultras sahaya varlığını hissettiriyor. Bu beste ve slogan kısmına sonra değineceğim. Oyuncularla kurdukları iletişim Khalkedon Ultras’ın takım tarafından da benimsenmiş olduğunu gösteriyor. Zaten amatör kümenin en sıcak yanı da kurulan bu ilişkinin sahiciliğinde. Verdiğiniz tepki Süper Lig’deki gibi kolpalık ve samimiyetsizlik içermiyor. Hem futbolcu hem de seyirci açısından. Ettiğiniz bir küfür karşısında aniden Cantona’nın uçan tekmesinin replikalarını görmek oldukça mümkün. Keza atılan golden sonra terli vücutlar arasında kendinizi bulmanız da. (Şimdi böyle yazınca biraz garip durdu ama esasında anlatmak istediğim tam öyle değil. J)

Takım şu anda ligde lider durumda ve söylenenlere göre oynadığı lig olan 2. Amatör Lig takımı değil. Daha doğrusu geçen sene düştükleri 1. Amatör Ligdeki takım aynen burada oynuyor. Bu da rakipleri karşısında onları bir nebze de olsa güçlü kılıyor. Takımın kendini koruma güdüsü de geçtiğimiz yıl oynadıkları ve haksız bir şekilde yenilerek ligden düştüklerini söyledikleri Yeldeğirmenispor’dan geliyor. Her yerel rekabetin olduğu gibi bunun da bir hikayesi var. Neyse, maça dönecek olursak, Selamsız’ın erken gördüğü bir kırmızı kart ile maç çok da zorlanmadan kopartıldı ve Demirspor namağlup liderliğini devam ettirdi.

Dayanışma güzeldir, geliştirir
Maç başladıktan sonra Haydarpaşa Dayanışması’ndan bir grubun pankartlarla ve ‘Haydarpaşa gardır bizim takım kraldır’ sloganlarıyla tribündeki yerini alması oldukça güzel bir birlikteliği de ortaya çıkarttı. Keşke bunun çalışması daha yaygın ve kitlesel yapılabilseydi. Özünde Haydarpaşa Dayanışması ve Demispor ve dolayısıyla Khalkedon Ultras aynı geminin Haydarpaşa İskelesine yanaşmış yolcuları. Tabii bunların yanına başka başka grupları da eklemek mümkün. Bu mümkünat Demirspor tribünlerinin genişleme imkanlarından bir kısmını da oluşturuyor. Bu konuda bolca fikir vardır elbette, öncelikle ultraları bir dinlemek gerek.

Khalkedon Ultras
Gelelim Khalkedon Ultras’a. Öncelikle şu oksijensiz ortamda nefes alınacak çok güzel bir alan açılmış vaziyette. Kah grubun enerjisi, kah tribüncü yapısı yapılan işi çekici kılıyor. Futbolun ticarileşmesinin tüm rahatsız edici özelliklerinden arınmak buralarda mümkün. Tersi de mümkün tabii ki. Burada belirleyici olan sizin yöneliminiz. Bu noktada birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var. Öncelikle statükoya karşı farklı tercihler ile ortaya çıkan bu tip grupların biraz da mizahı kullanarak ortaya koydukları söylem ile medyanın ilgisini çektiği aşikar. E haliyle bu grupların kendilerini duyurma ihtiyaçlarının olduğu da aşikar. İşte tam da bu noktada bu iki aşikarlığın bir araya geliş biçiminin nasıl olacağı önemli. Bir Bozbaykuşlaşma tehlikesine düşülürse yazık olur.

Diğer önemli nokta ise sonraya bıraktığımız beste ve slogan meselesi. Grubun çıkış noktası ve sahip çıkılan zemin daha bir mazlumluğu ve buna bağlı arabesk bir söylemi barındırsa da şu an atılan şampiyonluk sloganları bu söylemin özünden kopulmuş hissiyatı uyandırmıyor mu? Şampiyon olabilirsiniz ama bunu nasıl ifade edeceksiniz? İşte zurnanın zırt dediği yer de burası. ‘Garipler’ şampiyonluk yolunda nasıl yürür?

Bir de dışardan gördüğüm kadarıyla grupta bali ve tiner çeken insan sayısı ya hiç yoktur ya da oldukça azdır. Peki ‘o alemde kral’ olma iddiası nereden geliyor anlayamadım? Yanlış anlaşılmasın, tribün alemine uzak bir insan değilim. Ama bağzı sloganlar ve besteler ile gerçekliği ince bir bağla da olsa tutmakta fayda var.

Daha çok gözlemim var da gerisini karşılaştığımızda konuşmak üzere bir kenara ayıralım. Velhasıl çok güzel ve değerli bir çaba. Katkısı olacak herkes bir şekilde bir şeyler katmalı. Sonuçta bu da Kadıköy’ün Demirspor’u.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Gümüşlük’e giden yol nerelerden geçiyor?



Gümüşlükspor: 2 – Göltürkbüküspor: 0
29 Kasım 2015 Pazar

Geçtiğimiz haftasonu (28-29 Kasım) Bodrum’da Gümüşlükspor’un maçındaydık. Olaya tek başına böyle bakacak olursak Amatör Lig’e yapılan bir maç izleme organizasyonu olarak yazabiliriz hikayeyi. Hele işin içinde Gümüşlükspor Başkanı Nejat İşler de olunca olay medyatik bir boyut kazanabilir. Ama bu sadece işaret edilen yönü gösteren parmağın ucuna bakmak olur. Hele hikayenin tamamını bilmeyenler için. Anlatmaya bir yerden başlayalım...

Mertlik bozuldu be abi
Bundan on sene önce bir grup rahatsız Fenerbahçelinin bir araya gelmesiyle başlıyor hikaye. Rahatsız dediysek aklen değil, yanlış anlaşılmasın. Tamamen düzensel rahatsızlıklar. Sevdalı oldukları renklerin piyasa malı gibi satılmasından, buna dayalı ticaretin bir düzen oluşturmasından ve ne varsa değer bilinen, hepsinin paraya endeksli olmasından rahatsız bir grup insandan bahsediyorum. İşte bu insanların bir araya gelmesiyle belki de Kadıköy’de endüstriyelleşme karşıtı söylemler daha bir gür dillendirilmeye başlandı. Piyasanın tüm eziciliğine karşı bir barikat kuruldu ve o barikat arkasında toplandı bu durumdan rahatsız insanlar. Koskoca bir endüstri bir avuç ‘çapulcu’ ile alaşağı edilebilir mi? Elbette zor. Ama bazı kavgalar vardır yenileceğinizi, dayak yiyeceğinizi bile bile girmek zorundasınızdır. Çünkü o yenilgiyi, kavgayı yapmadan tatmak daha ağır gelir. Neyse, Kadıköy cephesinde on sene önce böyle başlayan hikaye bugün artık bir inat hikayesi olarak devam ediyor. Her tür dayatmaya karşı bir inat. Olayı kuru bir inattan dirence geçiren ise bu yolda atılan kimi adımlardır bana göre. İçinde bulunmak zorunda olduğun durumu kabul etmeme, ona başkaldırma ile beraber gelen bir çığlıktır bugün duyduğunuz bu ses. Ne kadar kişiye ulaşır, kaç kişiyi etkiler bilemem ama olan tam anlamıyla budur.

Heyecan, gittikçe maddi gücün yarattığı etkiyle ölçülür oldu. Ne kadar zenginsen o kadar güçlüsün. Bir takımı veya kulübü yönetme becerisi tamamen maddi gücü yönetme becerisiyle eşitlendi. O yüzden büyük, kurumsal şirketlerde gördüğümüz yönetici unvanları spor kulüplerinde de görülür oldu. Ve bunun adı da her zaman ilerlemeyle eş tutuldu. Tüm bu süreçte olan da saf ve karşılıksız duyulan sevgiye oldu. Hatta bu işin ana sermayesi o oldu. İşte en genel anlamıyla bu ‘sermaye’ kavramına karşı olanların rahatsızlığıdır sıkıntının adı. 

Ayrılık sevdaya dahil
Evet, olayın genel çerçevesi para ile çizilirken çerçevenin içinde kalanlar da çok iç açıcı değildi.  Tribünden Edip Cansever dizeleriyle bahsedersek eğer, ‘Ne kadar  benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi’ dökülüverir dudaklarımızdan. Yalan da değil hani. Özellikle içinden geçtiğimiz dönemde Türkiye gerçeklerinden biri de kendinden olmayanı yok etmektir. Bunun futbol camiası açısından en popüler örneklerinden biri Passolig, bizim deyişimizle Faşşolig’dir. Dayatmanın ve ihyanın dik alasıdır ve artık küçük bir azınlık dışında genelden kabul görmüştür. (Bu konudaki ilkesel duruşu en yakınımızdakilere dahi anlatmayı başaramadığımızı görmek nasıl acı veriyor anlatamam.)

Uygulama beraberinde yeni bir inat hikayesini de getirmektedir. Bugün bu kartın dayatmasına başkaldıran halen az bir kesim taraftar bulunmaktadır. Bu taraftarların inadı da ister istemez bir arayışı da beraberinde getirmektedir. Arayışın dolambaçlı yolu da zayıf bir dayanışma köprüsünden geçmektedir. Faşşolig’den elimizde kalan yegane olumlu şey de bu dar ve zayıf köprüdür. Bu köprüyü sağlamlaştırarak ve genişleterek yarınlara gidebiliriz. Yoksa uçurum kolay kolay aşılacak gibi değildir. Bugünden bize kalan da Attila İlhan’ın dediği gibi ‘Ayrılık sevdaya dahil’dir.

Gümüşlük’e giden yol
Bu duygu ile ‘sevdamızdan’ ayrı bırakılırken bu ayrılığın ilkelerden taviz vermeden ancak dayanışma ile aşılacağının bilinciyle önce kendi tribünümüzde, sonra şehrimizde, sonra yaşadığımız topraklarda, en son da kıtada bir ağ kurmak ve direnmek kaçınılmazlaşmıştı. Bir önceki cümledeki sıralamayı aynen izleyerek bugüne geldik. Geldik ama samimiyetle söylemeliyim ki bütün girişimler içinde direnci barındırırken ivme yukarı doğru gitmedi. Bu tamamen başka bir yazının konusu ama hesabını vermek açısından önemli.

Neyse, burada vurgu yapmak istediğim futbolun endüstriyelleşmesine ve yaşadığımız ülkede ama öyle ama böyle bütün sorunların bir yumak gibi birbirine bağlandığından hareketle gelişmelere karşı kayıtsız kalmamakla alakalı konudur. Ta en baştaki Gümüşlükspor maçına gidiş hikayesi geçtiğimiz aylarda yaptığımız Amedspor ve Cizrespor dayanışma ziyaretlerinden ne eksik ne de fazladır.

Ve hikayenin çıkışı ve kesişme yolları da içinde Fenerbahçe’yi, Kürt meselesini, futbolu, dayanışmayı ve bilimum güzel şeyi barındırır.

Nobre topla buluşur ve...
Şairlerden girdik mevzuya, duvarda asılı tüfek misali oradan devam edeceğiz. Bundan yaklaşık iki sene önce bir kitapçıda rastlamıştım Akif Kurtuluş’un Mihman isimli romanına. Akif Kurtuluş, gençliğimize iz vuran şairlerdendir. Roman yazdığını bilmiyordum ve gayriihtiyari elime aldım romanı. Kitabın arkasını çevirince kısacık tanıtımda vurdu beni Fenerbahçe ve bir solukta okuyuverdim romanı. Ülkenin ve bölgenin en kanayan yarasına basmıştı parmağı. Üstelik de sarı lacivert bir fonda. Oracıkta başladı hikaye. Ali Ersin isimli bir arkadaşımızın yaptığı bir röportaj ile gelişti.

1 Kasım sonrasının yarı hüzünlü havasında Kadıköy’de rakılı balıklı bir akşamda pekişti. O masada yapılan bir davet ile derinleşti. Gidebilir miyiz, gidemez miyiz denen bir maç daveti bir anda 50 kişilik bir organizasyona dönüştü. Ne de güzel oldu.

Bodrum’a karanlığa inmek
Üç koldan gerçekleşiyordu Gümüşlük çıkartması. İstanbul’dan uçakla giden bizler, İzmir ve Denizli’den gelen kafileler. İstanbul ayağı çoluk çocuk 24-25 kişi kadar vardık. Havaalanında buluşmak halen heyecanlandırıyor ya bize ölüm yok hacılar. Şen şakrak, çoluk çocuk, sarmaş dolaş ne güzel başladık yolculuğa. Bu ülkede telefonu bir müddet kapattıktan sonra açmak için insan kendini hazırlamalı. Uçak inince açılan telefonlardan aldık Tahir Elçi’nin ölüm haberini. Güneşli hava bir anda karardı. Görüntüler, gelen haberler bir anda uzaklaştırdı bizi Bodrum’dan.

Gümüşlük’e indiğimizde içinde bulunduğumuz durumdan biraz çıkmıştık. Öfkemiz ve daralan göğsümüz bir yana, Akif Abi’nin güleç yüzü ve sohbeti bizi aldı başka diyarlara götürdü. Kalacağımız yere yerleşip yeme içme organizasyonları ve gelen tüm ekiplerin bir araya gelmesiyle geçmişten gelen çok güzel bir enerji çıkıverdi ortaya. Gece yemekte kısa sürede organize edilen beste ile öfkemizi biraz da olsa sözlere dökebilmiştik.

Ne güzel şey amatörlük
Çok yaşa sen Gümüşlük
Ertesi sabah kahvaltı sonrası Nejat Başkan’ın ve takımın kaldığımız yere yaptığı ziyaret ile güne başladık. Güzel ve güneşli bir havada yapılan sohbetler, karşılıklı tezahüratlar ile maç havasına girmiştik. Hazırladığımız pankartlar ile çektirdiğimiz fotoğraflar sonrası stada doğru yollandık.


Yarımadayı yakarız şampiyonluk gelince


Deplasman yolculuklarımızın klasikleşmiş uzun yürüyüşlerinden birini yaparak vardığımız statta Gümüşlük sakinlerinin şaşkın bakışları arasında tribündeki yerimizi aldık. Alıştığımız tribün ambiyansını yaratmak için her şey mevcuttu. Davul, pankartlarımız, Gümüşlükspor atkıları, meşalelerimiz, konfetilerimiz ve sis bombaları ve en önemlisi tanıdık yüzler.

Maç başlamadan Gümüşlükspor seremoniye Gümüşlük’te sokak köpeklerinin katledilmesini protesto ederek çıktı. Zehirlenen ama kurtarılan Tom’a giydirilen Gümüşlükspor formasına biz de tribünden gerekli desteği vermeliydik: Hepimiz köpeğiz zehirlerle bitmeyiz ve Hav hav hav. Bütün canlıların yaşama hakkına sahip çıkmak insan olmanın gereği.


Necat Başkan :)


Maç başladı ve yanan meşalenin kokusu ile kafaları bulduk ve maçın sonuna kadar kurtlarımızı döktük. Gümüşlük sakinlerine verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz ama bu önemli maçı da 2-0 kazandık, unutmayalım J

Neyse, çok güzel bir haftasonu geçirdik. Futbolu her tür kirli ilişkinin dışında var etmeye çalışan insanlarla dayanışma içinde olmanın verdiği huzurla şehirlerimize geri döndük. O haftasonu havayı güneş içimizi de omuz omuza yaptığımız dayanışma ziyareti ısıttı.



9 Ekim 2015 Cuma

Renkleri sorun olmasa Lecce’de yaşanır...






US Lecce: 0 – Calcio Catania: 0
3 Ekim 2015 Cumartesi

Yine ucuz bir bilet bulmuş ve uzun zamandır İtalya’nın görmek istediğimiz, pek de turistik olmayan bir bölgesine gitmiştik. THY’nin Bari uçuşlarına başlaması ve bu uçuşlara süper bir promosyon yapması ile (gidiş dönüş, şarap, yemek dahil kişi başı 235 TL) Puglia bölgesi ve Lecce’yi de görme fırsatı ayağımıza kadar geldi. Tabii Mayıs sonunda alınan uçak biletlerinin Ekim başı olması bizim gibi futbol hacıları için biraz ızdırap dolu olabiliyor. Daha bir sezon bitmeden öbür sezonun maçlarına bakma imkanı pek olmuyor haliyle J Bari – Lecce gezi planımızı yapmak için yaz aylarının fikstür çekilen dönemlerini bekliyoruz ama nafile. İtalyan Futbol Federasyonu liglerin başlamasına kadar ya fikstürü çekmiyor ya da çekilen hiçbir yerde açıklanmıyor. Elimizde iki seçenek. Ya Bari ile Serie B ya da Lecce ile Serie C maçı izleyeceğiz. Serie C tercih sebebi ama Lecce’nin renkler bana gelmiyor.

Neyse, İtalyan ligleri başlamadan çok kısa bir süre önce Serie B Fikstürü açıklanıyor. Bizim gittiğimiz tarihlerde Bari deplasmanda. Fakat Serie C halen yok. Bir kaç gün sonra ilk Serie C maçları açıklanıyor ama gerisi yok ya da ben bulamıyorum. En azından sıralama doğru ise Bari deplasmanda oynarken Lecce’nin evinde olma olasılığı açıklanan maçlara göre hayli yüksek. Biz planlarımızı buna göre yapmaya başlıyoruz.

Catania’nın deplase tayfasıyım
Seyahat tarihinden iki hafta önce Lecce’nin evinde Catania ile oynayacağını öğreniyorum. GENE Mİ CATANİA!  Pes vallaha. Kemik deplase tayfa dışında Catania deplasmanlarını en çok ben takip etmişimdir herhalde. ‘Seninleyiz Catania. Roma’da, Lecce’de, Serie A’da Serie C’de’ diye bir pankart yapsam mı acaba? Bu arada Catania da fena düşmüş.

Üçüncü lig filan demeden biletimizi ayarlayalım diyoruz ve internetin derinliklerine iniyoruz ama sonuç elde edemiyoruz ve ‘amaaan, dışarda kalacak halimiz yok herhalde’ deyip kendimizi futbol tanrılarının eline bırakıyoruz. İnternette stadın yerini filan belirleyip en azından kaybolma riskini ortadan kaldırıyoruz.

Lecce’ye vardığımızda saat 15.00 ve maç da 17.30’da idi. Kiraladığımız evin sahibine maça gideceğimizi önceden söylemiştik ve şaşkınlığını hem e-mail'de hem de orada canlı canlı yüzümüze belirtti: Lecce Serie C’de biliyor musunuz? ‘Yahu kaliteli maç izlemek istesek Milano’ya, Roma’ya filan giderdik’ diyoruz ve stadın bir tarifini de ondan alıyoruz. Hava kapalı, yağdı yağacak. Ev sahibi bize hangi tribünün kapalı olduğunu anlatıyor ama bizim Curva Nord’a gitmek istediğimizi duyunca pes ediyor ve dikkatli olun diyor. ‘Ultras mısınız?’ sorusu derdimizi anladığının işareti. Bize uzattığı Lecce atkısını nazikça geri çeviriyoruz. Adama bak, takmamız için bize sarı kırmızı atkı veriyor. Sonra sihirli soru aklına geliyor ve Fenerbahçe cevabını alınca özür diliyor. Halden de anlıyor J Kiraladığımız arabaya atlayıp kendimizi Stadio Via Del Mare yollarına atıyoruz.

Stadı bulmak zor olmuyor keza her yerde ‘Stadio’ diye yol tabelaları var. Burada bir parantez açayım. İlginçtir, Lecce-Bari ve çevresini arabayla 5 gün turladık. Gittiğimiz yerlerin hepsinin bir takımı var ve büyük ya da küçük olması pek önemli değil, çoğu mahalli Serie D’de oynuyor ve nereye giderseniz gidin mutlaka yol tabelalarında bu ‘Stadio’ya rastlıyorsunuz. Yani gittiğiniz kasaba da olsa büyük şehir de olsa stadı bulmak çok kolay dedikten sonra parantezi kapatıyorum.

Stadio Via Del Mare
Arabayı ev sahibinin de dediği gibi herkesle beraber yol kenarına bırakıyoruz ve değnekçi tipli birilerine cepteki bozukluk kuruşları verip stada doğru yürümeye başlıyoruz. Hemen biraz ötede yol kenarında kalabalık toplanmış Ultras Lecce tayfası demleniyor. Hepsi siyah giyinmiş ve oldukça İtalyanlar. Onları geçtikten sonra stadın yanındaki gişelere yöneliyoruz. Ufak bir sıra ve pasaportlarımızı uzatıyoruz. Curva Nord isteğimize hepsinin satıldığı cevabı geliyor. Kapalı ya da Maraton’a gitmek istemiyoruz, Curva Sud ver bari diyoruz. Adamın verdiği bilet Curva Nord! Sorgulamadan hemen kapıya yöneliyoruz. Bu arada bilet almak bu kadar sürdü ve fiyatı 11 Euro. Yandakilerden filan gördüğüm kadarıyla kulüp üyesi olanlar 9 Euro’ya aldılar biletleri. Kağıt bilet kokusu gibisi yok vallaha J




Stadın dışında demir parmaklıklar ve orada biriken insanlar ve buradan geçtikten sonra turnike kapısı kuyruğu. Bu iki bölümde kuyruk ve polisin herkesi süzen sert bakışları. Dışardaki kapıda beklerken 5-6 kişilik bir Ultras grubu ellerinde kolilerle geliyor ve kapılar onlara açılıyor ve kolileri rahatça içeri sokuyorlar. Koliler bayrak dolu. Sokmakta bir sıkıntı yaşamıyorlar. Derken biz de turnikeye geliyoruz ve biletimizi kendimiz okutup giriyoruz içeriye.



Curva Nord’a şöyle dışardan bakıyoruz. Eski bir stat. Etrafı açık alan. Bizim statlar gibi 7 gün kullanım amaçlı dükkanlar filan yok. Bildiğin eskiden burda da olan maç günü dışında hüzünlü bir boşluğu olan yapılardan. Özlemişiz vallaha. Merdivenleri çıkarken büfeden birasını alanları görüyoruz.



Ve stadın içi
Curva Nord dolu. Orta kısım Ultras Lecce. İki katlı tribünler. Eski Ali Sami Yen gibi. Zaten renkler de uygun, kendimizi Mecidiyeköy’de numaralının yanında yol tarafında hissediyoruz. Curva Sud açılmamış. Orada sadece Catania deplase tayfası var. Azlar ama sesleri geliyor. Üstleri çıplak ve ilk yarı boyunca da öyle kaldılar. Ufak pankartları, arada yaktıkları meşaleleri ile tam bir deplasman tayfası.

Ultras Lecce oldukça coşkulu. Curva Nord’u yönetiyorlar ve 90 dakika susmuyorlar. Bu 90 dakika boyunca da bayraklar sürekli sallanıyor. Evet, içeri bayrak sokmak sorun değil. Herkes bayrağıyla gelebiliyor ve karışan yok. İçerde polis namına bir şey yok. Güvenlik kulübün kendi güvenliği ve onlar da profesyonel güvenlik değil. Stadda skorboard yok. Ya da tamiratta, bilemedim.




Maça gelecek olursak, ilk yarı oldukça sıkıcıydı. Lecce’nin 9-10 ve 11 numaraları oldukça vasatlar ve takımı resmen sabote ediyorlar. İkinci yarı takım biraz daha hareketlendi ama sonuç almada etkili olamadılar. Maç da başladığı gibi bitti. Geçen senenin Valencia maçından sonra Lecce de bu kısırlığa ortak oldu. Olsun, neyin nerede karşımıza çıkacağı belli olmaz, hayat bu. Bir hafta önce Kartalspor stadında Amedspor maçındayken bir hafta sonra Lecce’de Stadio Via Del Mare’deyiz. Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

Bu arada Lecce çok güzel bir şehir. Bu konunun yazısı başka ama keşke renkleri başka olsaydı :)