Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2017 Pazar

Dergi Yazıları:

Antifaşist Tribün Hareketi


Toplumsal Özgürlük- Ocak 2017



Türkiye’de antifaşist tribün hareketinin geçmişi çok eski gibi gözükse de gerçekte son on yıla yayılmış bir harekettir. Ve şekli, şemali, sınırları tam belirlenmemiş ve daha çok da simgeler üzerinden yürüyen ve tabiri caiz ise hemen tüketilmeye açık bir harekettir. Önemlidir ve önemli olduğu kadar da önem gösterilmemektedir.
Ülkemizde antifaşist taraftar hareketleri kendilerini ifade eden bir sözleşmeden çoğunlukla yoksundur. Burada sözleşme olarak anlatılmak istenen hareketin kendini tanımladığı, sözünü söylediği bir metin, manifesto vb şeylerdir. Bu tip metinler önemlidir çünkü ne olduğunuz ve neyi yapmak için bir araya geldiğinizin açık ifadesidir. Yaptığınız ya da yapmadığınız bir hareket ancak böylesi bir sözleşmeye bakılarak yargılanabilinir. Aksi, kemiksiz ve biçimsiz bir bir araya geliştir. Kastedilen uzun, ağır, teorik metinler değildir. Bir kaç cümle bile bir çok şeyi anlatır. Bu bir kaç cümle kendi içinde oldukça derin ve neyin yapılması ve yapılmaması gerektiğini anlatan bir bütünü oluşturur. İş kendinizi nasıl ifade ettiğinizdir.
Che görse kovalar
Simge kullanımları ancak böylesi bir tanımlamanın ardından gelmelidir. Altı en basitinden kendinizi tanımlayan ilkeler ile doldurulmamış simge kullanımı temelsiz ve popülist bir yaklaşımdır. Oldukça fazla örneği var bu tip popülist kullanımların. Anarşist A’lar, Che bayrakları, antifaşist simgelerle donanmış nice tribün grubu rantın içinde, güvenlik güçleri ve yöneticilerle sarmaş dolaş olmuş haldedir. Kendini antifaşist olarak adlandırdığınız anda doğallığında bir sınır çizilmiş olur ve bu sınır da sizi her tür rant ilişkisinden, faşizmin simgesi olmuş her tür kurum ve kuruluştan bağımsızlaştırır. Böylesi durumların panzehri kendini tanımlamadır. Che resmi kullanılınca maalesef antifaşist olunmuyor.
Üzerinde Che resminin olduğu bir atkıyı takıp tribünde ırkçı sloganlara eşlik edildiğine çokça rastlıyoruz. Yapılan kimi hareketleri Che görse yattığı yerden kalkıp yapanları kovalar. Antifaşist taraftar grubu aynı zamanda antifaşist bir okuldur. Faşizmin insana ve yaşama dair her tür yıkıcı etkisine karşı tribünden yükselen sestir ve bu sesin yükselebilmesi için gırtlak kadar bilincin de sağlam olması gerekir. Bu bilincin sağlamlığını sağlayacak olan şey ise oluşmuş olan bu tip tribün gruplarının kendi içlerinde oluşturdukları disiplin ve işleyiştir. Antifaşizm net ve değiştirilmez bir ilkedir. Bu anlamıyla ilkeden taviz verilmez ve her tür ihlal son derece sert bir biçimde karşı durulması gereken bir durumdur.
Faşist karakterin (bu ister devlet olur isterse bir yönetici veya grup üyesi) yarattığı her tür etki antifaşist hareketin net tutumuyla karşılaşır. Bu noktada grup ya da hareket asla ve asla bu etkinin bir parçası olamaz. Parçası olması demek antifaşizmin sulandırılması ve harekete mikrop bulaştırılması demektir. Her tür kavramın ve anlayışın egemen güçler tarafından sulandırıldığı gerçeğini göz ardı etmeden net bir duruş ve tutum sergilemek antifaşist taraftar hareketin güçlenmesini sağlayacaktır. Kafaların karıştığı, her tür olumsuz hareketle kucak kucağa gelmiş bir antifaşist taraftar hareketi hiç bir derde derman olmaz.
Düşmanımın düşmanı dostum mudur?
Taraftar hareketi yapısı gereği oldukça kozmopolit bir alanda varolmaktadır. Özellikle ülkemiz gibi karmaşık yapılı tribünlerin olduğu yerlerde bu kozmopolit yapı ister istemez çok farklı kitlelerle yan yana gelmeyi de gerektirir. Yan yana gelişlerin ilkesiz bir biçimde olması daha doğrusu antifaşist taraftar topluluklarının kendi ilkeleriyle sınırlarını çizmemesi de yukarda bahsettiğimiz hastalıklı durumu farklı bir biçimde yaratır. Bu noktada ülke tribünlerinin gereksiz bir biçimde ortaya çıkarttığı çeşitli takımlar arası düşmanlıklar ve dostluklar da bu ilkesiz birlikler ile birlikte garip sulara yelken açmayı gerektirdiği de gözlemlenmektedir. Sırf yerel rakibine düşman diye ırkçı gruplarla anlamsız dostluklar kurulabilmektedir. Dost diye tanımlananların ne kadar anti faşist taraftar hareketinin sınırları içinde bulunduğu gözlemlenmeden yapılan hareketlerin dönüştürücü etkisi maalesef karşı taraf üzerinde olmamaktadır.
Tribün pek çok açıdan her tür iş birliği ve dayanışmanın olduğu bir yerdir. Bu inkar edilemez. O basamaklarda yapı omuz omuza olmayı gerektirir. Ama dediğimiz gibi bu omuz omuza olma durumu mutlaka ve mutlaka kendi ilkelerinle kendini tanımlamayla olmalıdır.
Siyaset-sizsiniz
Antifaşist taraftar hareketi özünde politiktir. Bu politiklik salt ülke politikasına bir duyarlılık göstermek şeklinde algılanmamalıdır. Bulunulan alanın kendi çıkarları ve bir politikası doğallığında vardır. Bu alana sırt çevirip salt ülke politikasına göz dikmek de farklı bir popülizmdir. Kendi sorunlarına karşı duyarlı olmak anti faşist taraftar hareketinin başlıca sorunlarından olmalıdır. Dağ gibi sorun genel taraftar hareketinin önünde yığılmışken bunlarla uğraşmamak bu hareketin muhalif yanının törpülenmesi, kendi bacağına sıkması demektir. Özünde kendi varlığını da etkileyecek bu tip girişimlere karşı çıkmak ve bütün taraftarları da bu karşı çıkışa davet etmek taraftar hareketinin, niteliği farketmeksizin, görevidir. Deplasman yasakları, pahalı bilet politikaları, Passolig, taraftarlara yönelik sebepsiz şiddet, tribün yasakları, vb. gibi tonla sorun ortada dururken bunlara kafa çevirmek hareketin özüne aykırıdır.
Her yerde omuz omuza
Dayanışma antifaşizmin en önemli özelliğidir. Faşizmin her tür ayrıştırıcı, yalnızlaştırıcı ve kendinden olmayanı ezici saldırılarına karşı birleştirici ve dayanışmacı bir nitelik beklenecek yegane hareket antifaşist taraftar hareketidir. Uluslararası olduğu kadar ulusal ölçüde de bu dayanışma bağlarının kurulması oldukça önemlidir. Dayanışma olmadan genel ortamda kazanım elde etmek oldukça güçtür. Birini diğerine yeğ tutmadan, yani salt popüler gözükmek adına uluslararası antifaşist tribün gruplarıyla dayanışma sergilemek işin özüne aykırıdır. Burada sınır tanımadan bir dayanışma ağı örmenin her tür koşulu sonuna kadar zorlanma içinde olmalıdır. En nihayetinde faşizme karşı omuz omuza.
Bu daha başlangıç
Şimdilik işin ilkelerine girmeden genel bir çerçeve çizmek açısından böylesi bir tartışma oluşturabilmek oldukça önemlidir. Geç kalmış veya zamanında yeterince yapılamamış bir tartışmayı bugün açmak geleceğe ışık tutar. Bunun için bugüne kadar yapılanları iyice bir gözlemleyip düşünmek ve hatalarıyla, sevaplarıyla genel hareketi bir gözden geçirmek faydalı olacaktır. Bu konunun üzerine yatalım ve bir miktar düşünelim şimdilik.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -III-




Çuvaldızı Kendimize Batıralım!

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Şubat 2011 Sayı: 8/36)

Hep iğneyi başkasına batıracak değiliz ya. Sorunları ortaya koyarken kendimizi de dev aynasında görerek değerlendirmeyelim. Dizinin son bölümünde çuvaldızı alalım elimize...

Toplumsal olanın bir sonucu olarak bulundukları alanda biraraya gelişlerin adını tribün grupları olarak koymuştuk. Bu grupların oluşum ve nitelikleri üzerine kısa bir dizi yaptık. Bu yazıyla birlikte bu diziyi sonlandıracağız. Egemenlerin yaklaşımları ve gelişen spor endüstrisinin bu grupları bitirmeye çalıştığı bir gerçek. İki yazıdır bitiş sürecini anlatmaya çalışıyoruz. Bu yazıyla birlikte de olaya biraz da kendi penceremizden ve eleştirel olarak bakalım.

Bahsettiğimiz, son noktada sportif bir biraraya geliş. Her alanda olduğu gibi bu alanda da biraraya gelişlerin doğallığı böylesi birlikteliklere ve daha ilerisinden gruplaşmalara, örgütlenmelere doğru yolalabiliyor. Her topluluğun en nihayetinde bulunduğu alana ilişkin birtakım taleplerinin olması da kaçınılmazdır. Bu durum en basitinden kendi çıkarları çercevesinde siyasallaşmaktır. Hele ki bu talepler varlık yokluk sorunsalıyla birlikte anılıyorsa. Bu anlamda bu gruplaşmalar en temel hakları olan yaşam haklarına karşı geliştirilen müdahalelere karşı direnç geliştirmekle yükümlüdürler. Yoksa yaşayamazlar.

Bilinç parçalanınca

Türkiye’de genel örgütlülük bilincindeki parçalanma ve kendi çıkarı için biraraya gelememe dürtüsü maalesef taraftarlar için de kanayan bir yaradır. Şu anda en hayati mesele olan 5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası diye anılan taslağın oluşumuna dair birkaç çaba dışında ses getirici pek bir girişim ortalıkta gözükmemektedir. Bu yasa ile neredeyse bütün hareketleri kriminalize olacak taraftar topluluklarının büyük çoğunluğu varolan durumu kabul etmiş gibi gözükmektedirler. Hareketin doğası gereği yaşanılanın sonuçlarını kestirebilmekte ama harekete geçme noktasında bir türlü adım atamamaktadırlar. Önümüzdeki günlerde de ciddi bir adım atılmaz ise grup olmanın anlamı da yitme noktasındadır.

Bu önemli meselenin dışında yine sporu yönetenlerin en işine geldiği biçimiyle böl ve yönet politikasına karşı ortak ses çıkartma ne yazık ki yine örgütlülük bilinçi ile doğru orantı taşımaktadır. Deplasman yasakları, bilet fiyatlarının fahişliği, stadlarda insanlık dışı koşullar ve pahalı temel ihtiyaç maddeleri, emniyetin ve stad güvenliklerinin taraftara gösterdiği insanlık dışı muameleye karşı organize ses çıkartmama gibi pek çok sorun vardır ki tamamen bu bölünmüşlük içerisinde çözülememektedir. Yönetenlerin bu bölünmüşlük içinde en iyi yaptıkları, boşlukları endüstriyelleşme dolgusuyla doldurup tüm bir sistemi paraya endeksli bir biçimde yönetmektir.

Görev biraz da farkında olanda

Ve sanırız bu konularda ortak bir mücadele hattı örmek en çok örgütlü taraftar topluluklarının meselesi olmalıdır. Ve hatta bu örgütlülük içinde de sistemden kopuk hareket edebilen ve varlığını bu endüstriyelleşmeye karşı konumlandıran gruplar bu işin bayrağını yükseltmelidir ki bu konuda da çıkan sesler oldukca cılızdır.

Tam da bu noktada çuvaldızı iyice kendimize batırırsak iyi olur. Endüstriyelleşmenin ve sistemin yarattığı çarpıklaşmanın en çok farkında olan ve bu durumu ifade ederek varlığını bunlar karşısında konumlandıran gruplar son yıllarda oldukca popülerleşmektedirler. Bu grupların varlığı artık stad sınırlarını aşmış meydanlarda da kendilerini ifade eder olmuşlardır. Ama unutmamak gereken bir şey var ki ne bu gruplar siyasetin kendisi ne de siyaset bu gruplar üzerinden yapılan bir şeydir. Son dönemde, özellikle siyasi hayatta yaşanan çalkantılar ve umutsuzluk hali ister istemez bu alanlara doğru bir akış sağlasa da çoğu varoluş kendi zaafını da oralara taşımakta ve ister istemez ortaya çarpık görüntüler çıkmaktadır. Taraftar gruplarının siyasallığı kendi sorunlarına duyarsızlaştıkca populizm’in bataklığına doğru koşar adım gitmektedir. Bunun önüne geçmedikce tribünlerde yaşanan sahte bir şov olmaktan öte bir durum olmayacaktır.


Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -II-




Taraftarlık Yasa ile biter mi?

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Aralık 2010 Sayı: 7/35)

Her topluluğun başında sallanan bir sopa bulunmalı. O sopa olmazsa toplulukları denetim altında nasıl tutarsınız yoksa? 5149 Sayılı Sporda Şiddet Yasası da böyle bir sopa. Bakalım bu sopa üstünde sallandığı topluluğu dağıtabilicek mi?

Her tür toplumsal sorun malumunuz olduğu üzere yasayla ve bu yasaya dayalı zor ile çözülür. Çözülmese de çözüm yolları güvence altına alınır. Önemli olan ortada bir toplumsal sorunun olmasıdır, ki bunun için de bir toplumsallık yani biraraya gelmişlik gerekir. Geçen sayıdaki yazıyı okuyanlar en genel anlamıyla sportif mücadelelerde izleyenlerin nasıl bir yanyana geliş sürecinden geçtiklerini görmüşlerdir. Dilimiz döndüğünce ifade etmeye çalıştık. Bu biraraya gelişlerin sahadakine paralel yansıması da ister istemez rekabetin oyun alanından biraz uzaklaşmasını da beraberinde getirmekte idi.

Artık futbol ve benzer sporlardan hoşlandığını açıkca belli eden aydın kesimin çok hoşuna giden emek-sermaye çekişmesinden din savaşlarına kadar toplumun genel olarak köklerine sirayet etmiş uzlaşmazlıkların spordaki yansımasının yanısıra hiçbir toplumsal kalıba sığmayan çekişmeler de spor etrafında kümelenmiş kalabalıkların birbirlerine karşıt olması için yeterli sebepleri oluşturuyordu. Kökenini yine en genel anlamıyla İngiltere’ye dayandırsalar da tarihten de bu tip karşıtlıkları bulmak bizleri şaşırtmamaktadır. Bu karşıtlıkların şiddete dönüşmesi taraftar deyince aklımıza gelen ilk olumsuzluğu yaratmaktadır.

Oysa karşımızda bu olumsuzluğun yanı sıra kendi açısından ürettiği değerleri ve varoluşuyla bir topluluklar bütünü mevcuttur. Siyasi anlamda bakacak olursak ucu her tarafa açıktır. Toplum genel olarak siyasi duruşunu nasıl tanımlamışsa bu oluşumlar da oransal olarak toplumun minimal eşdüşeyleridir. Ama büyük çoğunluğu kendini siyasal olarak tanımlamasa da toplumsal olanın içinde günlük siyaset ne kadar üretiliyorsa o kadar siyaset üretilmektedir. Ülke de faşizan ulumalar arttığı anda bu nüvelerin de bu havaya katılması kaçınılmazlaşmaktadır ama diğer taraftan da Tekel gibi herkesi ilgilendiren meselelerde de beklenen tavrı koyabilmektedirler. Fakat konumuz bu değil. Konumuz bulunduğu yerden varoluşuna yasa düzenleyicilerin getirmeye çalıştıkları engeller.

5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası

‘Okullar olmadan Milli Eğitimi yönetmek ne kadar kolay!’ Bir dönemin diline pelesenk olmuş bir cümle ama devletin genel olarak sorunlara yaklaşımını tanımlaması açısından önemli. Keza konumuzu oluşturan 5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası’da aynı mantıkla örülmüş bir çalışma. Yasa tamamen taraftar, taraftarlık ve taraftar örgütlenmelerini yok etmeye dönük olarak tasarlanmış bulunmaktadır. Uzun uzadıya yasa ve maddeleri üzerine insanı sıkan hukuki metinlerden kopmaya çalışarak bu yasa ile spor müsabakalarının düzenlendiği yer ve en geniş cevresinde yaşanacak her tür olayda bu dernek ve birliklerin suçlu olarak gösterilmesine çalışılmaktadır. Yasa çıkmadan henüz yönetmelik olarak uygulanan halinde dahi spor polisi denen gasp masası polislerinin keyfi uygulamaları ile pekçok müsabakada işlerin nasıl çığırından çıktığı an be an görülmektedir.

Yasa ile oluşturulan ve bu tip müsabakaların gerçekleşmesinden önce gerekli tedbirleri almaya yarayan İl Güvenlik Kurulu denen oluşuma İl Jandarma’dan spor kulübü temsilcilerine kadar herkes girmekte ama kendisi adına yapılan düzenlemelerde nedense taraftarın tek bir söz söyleme hakkı dani bulunmamaktadır. İl için medyanın bile temsil edildiği bu kurullarda taraftar temsilcisi kavramı dahi geçmemektedir.

Yasa ile birlikte, yaşanacak her tür olaydan taraftar ernek, birlik, grup vs’leri sorumlu tutulmakta ve hatta olay sonrası karışanların görüntülerden tespit edilmesinde bu örgütlenmelerin muhbirliğine başvurulmakta ama alınacak önlemlere dair emniyet vb kurumların rolleri muğlaklaşmaktadır.

Müsabaka alanına meşale sokan ile kesici alet sokana aynı ceza verilmekle bu iki zıt nesnenin nasıl bir suçlama için kullanılacağının ucu gittikce açılmaktadır.

Bu yasa önlemeye değil dağıtmaya yarar

Öz itibari ile görüşülen yasa güvenlik önlemlerini almaktan çok bu tip yapılanlaların tamamen denetim altına alınmasına dönük hazırlanmış yasaklarla dolu ve at izi ile iti izinin birbirine karıştırıldığı muğlak bir yasadır. Sonucunda stadlarda pankart asmak bile yasaklanma noktasına doğru gitmektedir. Ki pankartlar bu toplulukların dilidir. Dili kesmenin amacı da konuşmayı engellemektir.

Geçtiğimiz günlerde Beşiktaş ile Bursaspor arasında yaşanan vahim olaylara neden engel olunamadığı pek sorulmadı ama hemen olayların ardından rafta duran yasanın an geçmeden kamuoyu gündemine getirilmesi ilginçti doğrusu.

Taraftarı bitirmeye dönük bu yasa için egemenler ellerine geçen fırsatı kaçırmamaktan öte fırsat yaratmayı da çok iyi beceriyorlar doğrusu.

Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -I-



Tribün Örgütleri

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Kasım 2010 Sayı: 6/34)

İnsani olan, yanyana geldiğinde toplumsal bir tepki vermektir. Toplumsallık arttıkça örgütlülük de artar. Doğal olan örgütlenmektir. Devlet her tür örgütlenmeyi denetime almak istemektedir. Bu alanda da yaşanan çatışmanın böylesi bir karakteri vardır.

Taraftar deyince pek çoğunuzun aklına çapulcu sürüsü, işi gücü olmayan şiddet düşkünü insanlar güruhu geliyordur. Ama öyle ya da böyle çoğunuz da bir takımı tutuyorsunuzdur ya da tutmuşsunuzdur. Bu yazıyı okuyanların çoğunluğunun gazeteleri spor sayfasından okumayu başlamayanlar olarak varsayarsak eğer, sizinle taraftar arasındaki farklardan başlayarak onların da hakları olan insanlar olduğunu anlatmaya çalışalım.

Bir sporsever olarak varsayacağımız Okur’un en nihayetinde herzaman ilgisini çekmeyen bir spor müsabakası (ve özellikle bir tanesi) sporseverin her daim gündemidir. Bunu bir sanatseverin sergi, edebiyatseverin kitap takibine benzetebiliriz. Hepsinin kendine ait bir dili ve dünyası vardır. Orada yaşanan en detay konular dahi içinde olan için bilinen ve diğeri için anlaşılmaz ve de yer yer gereksiz ayrıntılar olarak görülebilinir. Ama tüm bu ayrıntı ve özen bu dünyayı oluşturan temel bileşenlerdir ki kurduğunuz dünyanın içini ne kadar çok şeyle doldurursanız o kadar zenginleşir, kuruluğu ortadan kalkar. Nasıl ki sanat, edebiyat dünyası kendi içinde akımlar, belli çevreler ve çatışmalar yaşıyorsa spor dünyası da benzer akım, çatışma ve çevreleri içinde barındırır. Ve nasıl edebiyatın, sanatın derinliği olmayan kaba tabir ile ucuz diye adlandıracağımız bir katmanı var ise benzerini spor da da bulmak mümkündür.

Seyirci ile Taraftar

Spor müsabakalarını takip edenlere seyirci denir. Sinema, tiyatro gibi önceliği izlemek olan tüm aktivitelerin katılımcılarına verilen isim ile aynıdır. Seyr eden ile artık taraf tutmaya dönüp bir takımı destekleyen ve onu takip edenler ise artık o takımın seyircisi veya en genel anlamıyla taraftarı olarak adlandırılır. Buraya kadar bir problem yaşamadan geldik. Problem buradan bir adım sonrasında başlamaktadır.

En nihayetinde seyirlik oyunların hepsi seyredilmek üzere yapıldığı için hepsinin seyirciye ihtiyacı vardır. Spor müsabakalının ayırtedici özelliği ise bu seyircilerden bir kısmının taraftarlığa ve taraftarların bir kısmının da örgütlenmeye doğru meyletmesidir.

Örgütlenmek, toplumsal olanın bir sonucudur. Toplumsallık arttıkca örgütlenme bilinci de doğallığında beraberinde gelir ister istemez. Spor müsabakaları, hele yığınsal olarak izlenen müsabakalar bu örgütlenmenin en yalın ve doğal alanlarından bir tanesidir. Buradaki örgütlenmeler en basit örgütlenmelerdir ve yıllar içerisinde evrilerek devletlerin mücadele ettiği gelenekleri ve kökleri olan yapılara dönüşmüşlerdir.

100 yıla yayılan gelenek

Ülkemizde ve de dünyada 100 yılı geçkin kulüpler mevcut. 100 yıl, içinde nice birikimi barındırır. Kolay değildir bir kurumu 100 yıl ayakta tutmak. Geçen yıllar içinde nice kurum tarihe karışırken içlerinden sıyrılanlar bir geleneğe ve bir tarihe sahip olmuşlardır. Yıllar boyunca ayakta kalabilmeyi becerebilmenin meyvelerinden bir tanesi de çoğu köklü kurum için arkasında bulduğu izleyenlerinin verdiği destektir. Bu yıllar boyunca binlerce milyonlarca insan bu kurumların spor sahalarında verdiği mücadeleleri izlemiş ve izlerken de beraberinde birarada olmayı yaşamışlardır. Kimi bir semte kimi şehire kimi bir işyerine, fabrikaya, işkoluna dayanıyordur bu kulüplerin. Sonuçta nereye dayanırsa dayansın ilk izleyenlerinden bugüne bir zincir oluşmuştur. Bu zincir, her hafta müsabakaları izlemeye gidenlerin biraradalığından gelir ve o paylaşım bugünlere pekçok kulüpte izleyici yani taraftar örgütlenmelerini getirmiştir.

Her hafta izlemeye gittiği ve de mücadeleye dayalı bir etkinliği yanındakilerle paylaşmayanın zaten insanlığından şüphe edilir. Bu paylaşımı ilerletmek için asgari bir toplumsal bilince ihtilaç vardır. Ve bu bilinç yavaş yavaş bu biraraya gelişlerin adlarını koyma zorunluluğunu da beraberinde getirir. Semtten gelenler semt adlarını, şehirin bir bölgesi veya özelliği olan bir yerinden gelenler o ismi veya lakabı yavaş yavaş kendi bulundukları bölgeye kazımaya başlarlar ki bu da en basit örgütlenme modellerinden birisidir. Bunun bir adım ötesi kendi hiyerarşisini oluşturmuş yapılardır ki bu basit örgütlenmelerin süreç sonunda varacağı yer de orasıdır. Bu hiyerarşilerin kimisi kendini resmi bir formata sokarak dernekleşirken kalan kısmı da meşru olarak varlığını sürdürmektedir.

Öz itibari ile sevdiği sporu ve bu sporu yapan takımı belli bir disiplin içinde izleyen insanların kendine has dünyasını yaşayabilmek ve bunun devamını sağlayabilmek için oluşturduğu kimi meşru, kimi legal yapılara taraftar örgütlenmeleri veya oralarda söylenegeldiği üzere taraftar grupları denir. Bu grupların her türü bugün mevcuttur. Sonuçta topluma dayalı bir alandan ve o toplumun bireylerinden bahsediyoruz. Bu yapıların nitelikleri ve içinde bulundukları durum ile 5149 sayılı yasa vasıtasıyla nasıl bir denetim altına sokulmaya çalışıldığı da önümüzdeki yazının konusu olarak karşımızda durmakta.


16 Temmuz 2010 Cuma

Taraftar olmak



Taraftarlık üzerine yazılmış onlarca şeyden en güzellerinden biri. Duygu Hatipoğlu ile M. Berkay Aydın'ın Bastır Ankaragücü isimli kitaplarından...

"Taraftar" tribünün müdavimidir ve dönem dönem ilişki zayıflasa da ilişkiyi
kaybetmeyendir. Futbolu takip etmenin sadece "topçu hayranlığı değil", ortak bir şeyler
oluşturarak sürece katılmaya çabalamak olduğunu düşünendir. Içerisinde hiç deplasman
kaçırmayana, bol kavga işlerine girenden, deplasmana az gidip içerideki maçları
kaçırmayana; takımının ürününü giymeyi sevenden, "ağır takılıp" ürünsüz gelene kadar çok
farklı tipleri vardır. Önemli ortak özellikleri olarak her an sesin kısılabilme ihtimalinin yüksek
olması, maçı ayakta izlemek ve "biriktirilmiş anı yığını" sayılabilir. Genelde aidiyetleri sadece
kulübe değildir, "herhangi bir taraftar grubuna" da çeşitli yoğunluklarda bağlı olandır.
Içerisindeki çeşitliliklerden ve anlatmanın zor olduğundan çok çeşitli tanımlamalar
yapılabilecek bir tanımdır: Taraftarlık, deplasman otobüsündeki "geyiktir". Maçı izlemeden
gidip gelinen yüzlerce kilometredir. Taraftarlık hatırlamakta zorlanacak kadar anı
biriktirmektir. Şenliktir. Taraftarlık kavgadır, abartmadır bazen yalandır. Taraftarlık hem
sıradan olmak hem aykırı olmaktır. Dostluktur, sürekli yeni insanlarla tanışmaktır. Egemen
medyaya alternatif oluşturmaktır. Taraftarlık espridir, ayrıntılara dikkat etmektir. Hayal
kurmaktır, şu acımasız ve ilüzyon dünyasında Behrengi'nin "küçük siyah balık"ı olmaktır.
Taraftarlık eylemektir, yüksek sesle bağırmak, ses tellerine garezi olmak ve sürekli "ergen"
olma halidir. Aşktır, tutkudur, hesapsızlıktır. Taraftarlık müziklerden rock'tır, protest olanıdır
ve elbette arabesktir; illa klasik batı müziğinden örnek verilirse Beethoven'in Dokuzuncu
Senfoni'sidir. Taraftarlık cop ve biber gazı yeme olasılığının yüksekliğidir, kendini Don Kişot
hissetmektir. Tenefüs zilidir ve tenefüsün kendisidir. Kimi zaman kurgulanan bir itaattir.
"Beleş biletle" işi olsun olmasın bu süreci bilendir. Taraftarlık örgütlü olmaktır, Kıvılcımlıcı
bakışla "ilkelliktir". Haylazlıktır, tebessümdür, "sert yapmaktır". Her dinlediği müzikte "beste
çıkar mı" diye düşünmektir. Çokça dendiği gibi "hayata gider yapmaktır". Taraftarlık bazen
kronik depresif hal, kimi zaman gülme krizidir. Sokaktır, gece parkta kalmayı bilmektir.
Kuşak çatışmasıdır, çelişkidir. Amire, patrona ve yetkiliye bazen içinden bazen kamusal
olarak sövmektir. Ayar vermektir, şakadır. Yıldızlı gökyüzü, sıkılmış yumruktur. Bir açıdan
bataklıktır, kaybeden olmaktır. Düğünlerde kesin sahnede olmaktır veya köşede durup
sürekli ters bakmaktır. Komedi, gerilim, macera ve romantik filmdir. Çocukluğun Şeker
Bayramı anılarıdır. Havadan ve sudan konuşmaktır. Efes'in efsane şişesine, sadece bir basit
"şişe" gözüyle bakmamaktır. Dumandır, sistir, Bob Marley'dir, sokaktır. Duygudur, tatili
sevme halidir, "damat" Lafargue'nin bahsettiği tembellik hakkıdır. Getto'dur, evde
musluktan su içmektir. Taraftarlık, Italya'da 'ultras', Ingiltere'de 'holigan', Arjantin'de 'barra
brava'olmaktır. Çocuklar gibi tedbirsiz, gezginler gibi tetikte olma halidir...