11 Temmuz 2017 Salı

Referandum sonrası Hayır Meclisleri: Su akıyor yatağını buluyor

Referandumun meşruluk sorunu aynı zamanda Hayır Meclisleri'nin de geleceğe dönük bakışını netleştirdi. Referandum öncesi ufaktan başlayan “sonrası” tartışmaları bu meşruluk sorunu ile bir anda ete kemiğe bürünüverdi. Hayır Kadıköy’ün yaptığı Çalıştay ve Kenter Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen İstanbul Buluşması bu anlamda tartışmaların çeşitliliği açısından et ile kemiğin kanlı canlı olacağının da işaretleri ile dolu. Forum şeklinde yapılan toplantılarda oldukça fazla öneri ve yönelimin konuşulması bu kadar çok sorunun olduğu bir ülkede kaçınılmaz.




Gazete Duvar-Forum (29 Haziran 2017)
Meclis işlevini yitirirken referandum için oluşturulan Hayır Meclisleri’nin varlıklarını devam ettirmesi oldukça önemli bir adım. Toplumun demokrasiye ihtiyacı var ve demokrasinin de meclise.
Toplumsal muhalefetin tek bir hedef etrafında toparlanmasının yarattığı etki referandumda kendini net bir şekilde gösterdi. YSK’nın referandum sonucunu etkileyen skandal kararı bir yana iktidar cephesi açısından ortada çok da büyük bir başarı olmadığı, hatta 1 Kasım 2015 seçimleriyle kıyaslandığında çok ciddi kayıplarının olduğu ortadadır. Referandum bu açıdan muhalefeti toparlayan bir araç olmuştur diyebiliriz.
16 Nisan ve sonrasından, son dört yılda üçüncü büyük toparlanma dönemi olarak bahsedebiliriz. İlk dönem toparlanma Gezi ve ardından gelen Haziran günlerinde yaşanmıştı. İkinci toparlanma kendini 7 Haziran 2015 seçimlerinde göstermiş ve son olarak da Referandum ile içinde bulunduğumuz döneme gelinmişti. Bu üç dönem de ileriye doğru giden, dönem dönem inişleri olan ama sonuç olarak baktığımızda iktidar cephesini sarsan etkileriyle oldukça güçlü hareketler yaratmışlardır. Bakmayın siz şu anda halen iktidarın kendinden emin ve güçlüymüş gibi gözüken varlığına. Kendini sarsan o iki dönem ile hesabını halen kapatabilmiş değil. O yüzdendir ki Gezi ve HDP korkusu ile boğuşması rüyalarında bile sürmekte.
İKİ DÖNEMİN BİRİKİMİ ÜZERİNDE…
Şimdi iktidar bloğunda üçüncü dönemin kabusu yaşanmakta. Bu dönem, geçmiş iki dönemin birikimi ve yarattıkları üzerine yükseliyor. Muhalefet güçlerinin yan yana gelişleri artık geçmişin sıradanlaşan ittifaklarından daha farklı enerjiler yaratabiliyor. Son yıllar toplumsal muhalefetin her hamlesi daha gerçeğe yakın sonuçlar yaşatıyor. 31 Mayıs 2013 Cuma gününden beri politika adına okuduğumuz her şeyin anlamı sanki biraz daha farklılaştı. O günden beri teorinin grisi hayatın yeşili ile öyle bir karıştı ki kendimizi daha tamamlanmamış rengarenk bir tabloyu izler, boyar ve yaşarken buluvermedik mi? İşte o günden sonra siyasete dair tüm kavramlar daha bir canlandı, ete kemiğe büründü. Gezi Parkı ile başlayan sivil direniş muhalif siyaseti yıllardır beklenen İstanbul depremi gibi sarsıverdi. Ama ne sarsış. Tabiri caiz ise Gezi ile başlayan Haziran süreci muhalif hareket üzerinde büyük şehirlerin yeniden inşa edilişi gibi “siyasetsel” dönüşümü de zorunlu kıldı. O günlerin ardından çıkan park forumları, semt dayanışmaları gibi yeni ve geçmişten çok da alışık olmadığımız formlar ile su yolumuz değişiverdi.
Hayır Meclisleri de böylesi bir dönemin ürünü olarak ortaya çıktı diyebiliriz. Toplumsal muhalefetin sıkıştığı noktada yeni manevralar yapılabilmesi ve daha da önemlisi asgari düzlemde yan yana gelerek bir çıkışın zorlanabilmesi açısından önemini teslim etmek gerekir. Bunu dedirten iki önemli gösterge var elimizde. İlki 29 Ocak tarihli Kadıköy Yeldeğirmeni’nde yapılan ilk meclis toplantısı ki salonun doluluğu, salondaki kadar insanın dışarıda kalmış olması ve toplantının canlılığı bu doğumun gürbüzlüğünü gösteriyordu. Diğeri de 16 Nisan gecesi başlayan ve devam eden gecelerde süren sokak gösterilerinin niteliği ve niceliğiydi. Referandumda yaşanan hukuk skandalına o gece ve takip eden günlerde başta Kadıköy ve Beşiktaş olmak üzere İstanbul’un pek çok yerinde, Hayır Meclisleri, yaptığı çağrılar ile sokağın nabzını eline aldı ve birkaç gece İstanbul sokakları gerçek anlamda Gezi havasını tekrar solumuş oldu. En genel anlamda Hayır cephesi içinde en geniş taban ile hareket eden Hayır Meclisleri, bileşenlerin çeşitliliği (CHP’den HDP’ye kadar oldukça geniş bir kesimi bir araya getiriyordu) yanında “bireysel katılım ve yerel insiyatif” ile örgütlenerek Gezi’de ortaya çıkan refleksleri referandumda harekete çevirdi diyebiliriz.
TOPLAMIN MECLİSİ OLMA İDDİASI
Referandumun meşruluk sorunu aynı zamanda Hayır Meclisleri’nin de geleceğe dönük bakışını netleştirdi. Referandum öncesi ufaktan başlayan “sonrası” tartışmaları bu meşruluk sorunu ile bir anda ete kemiğe bürünüverdi. Hayır Kadıköy’ün yaptığı Çalıştay ve Kenter Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen İstanbul Buluşması bu anlamda tartışmaların çeşitliliği açısından et ile kemiğin kanlı canlı olacağının da işaretleri ile dolu. Forum şeklinde yapılan toplantılarda oldukça fazla öneri ve yönelimin konuşulması bu kadar çok sorunun olduğu bir ülkede kaçınılmaz. Önemli olan bu kadar çok sorunun, bu kadar çok çeşitlilikle beraber nasıl ortak bir zeminde hareket ettirileceği? Meclislerin en çok fikir beyan edilen meselelerinin başında ortak hedef ve programın gelmesi de bu yüzden. Bugün kendini Hayır oyu ile ifade eden, gidişattan memnun olmayanlar toplamıyla yarın daha yaşanabilir bir ülkeye gidişte Hayır Meclisleri’nin rolünün önemli bir kısmı tam da buradan geçiyor. Referandum sonrası artık iyice ayyuka çıkan ve toplumun her kesimine yayılan rahatsızlıklar, kendini ifade edecek alanların ihtiyacını iyiden iyiye artırırken birçok kaygıyla hareket eden bu toplamın meclisi olma iddiası asgari düzlemde herkesin ortaklaşabileceği bir zemini de zorunlu kılmaktadır.
Bu açıdan yazının girişinde ifade edilen üçüncü toplaşma döneminin devamı denebilecek Adalet Yürüyüşü, öne çıkarttığı talep açısından birleştirici bir niteliğe sahipmiş gibi gözükmekte. Fakat burada CHP’nin 15 Temmuz sonrası Yenikapı ve Referandum sonrası sahadan çekilen manevralarının yarattığı tüm olumsuzluğun bilinciyle talebin sınırlarının alabildiğine genişletilmesi ve tüm kesimleri kapsayacak şekilde bir zemine oturtulması Hayır Meclisleri’nin de bu yürüyüşler içinde nasıl bulunacağına dair ipuçlarını önümüze sermektedir. Soru, toplumsal muhalefetin bir araya gelme ihtiyacının CHP’nin kırılgan zemininde ne kadar karşılanabileceğiyken Hayır Meclisleri’nin bu ve benzeri tartışmaları oldukça önem kazanmaktadır.
Hayır Meclisleri’nin İstanbul Buluşması referandum sürecinde kazanılan deneyimin değerini farklı bir biçimde açığa çıkartmaktadır. 16 Nisan’a kadar Hayır oyu etrafında toplananların artık ‘Gidişata Hayır’ diyerek konuştuğu bir meclis var. Topluma dayatılan anayasa ile beraber meclisin işlevsizleştirilmesine karşı en geniş toplumsal kesimi meclisleştirebilmek sanırım bu sürece dair verilecek en iyi cevap olsa gerek. Keza toplumun gerçek anlamda bir meclise ihtiyacı olduğu aşikar ve referandumdan önce atılan tohumlar bugün boy vermeye başladı gibi gözüküyor. Şu an toprak da iklim de büyümeye müsait.
http://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/06/29/referandum-sonrasi-hayir-meclisleri-su-akiyor-yatagini-buluyor/

5 Şubat 2017 Pazar

Dergi Yazıları:

Antifaşist Tribün Hareketi


Toplumsal Özgürlük- Ocak 2017



Türkiye’de antifaşist tribün hareketinin geçmişi çok eski gibi gözükse de gerçekte son on yıla yayılmış bir harekettir. Ve şekli, şemali, sınırları tam belirlenmemiş ve daha çok da simgeler üzerinden yürüyen ve tabiri caiz ise hemen tüketilmeye açık bir harekettir. Önemlidir ve önemli olduğu kadar da önem gösterilmemektedir.
Ülkemizde antifaşist taraftar hareketleri kendilerini ifade eden bir sözleşmeden çoğunlukla yoksundur. Burada sözleşme olarak anlatılmak istenen hareketin kendini tanımladığı, sözünü söylediği bir metin, manifesto vb şeylerdir. Bu tip metinler önemlidir çünkü ne olduğunuz ve neyi yapmak için bir araya geldiğinizin açık ifadesidir. Yaptığınız ya da yapmadığınız bir hareket ancak böylesi bir sözleşmeye bakılarak yargılanabilinir. Aksi, kemiksiz ve biçimsiz bir bir araya geliştir. Kastedilen uzun, ağır, teorik metinler değildir. Bir kaç cümle bile bir çok şeyi anlatır. Bu bir kaç cümle kendi içinde oldukça derin ve neyin yapılması ve yapılmaması gerektiğini anlatan bir bütünü oluşturur. İş kendinizi nasıl ifade ettiğinizdir.
Che görse kovalar
Simge kullanımları ancak böylesi bir tanımlamanın ardından gelmelidir. Altı en basitinden kendinizi tanımlayan ilkeler ile doldurulmamış simge kullanımı temelsiz ve popülist bir yaklaşımdır. Oldukça fazla örneği var bu tip popülist kullanımların. Anarşist A’lar, Che bayrakları, antifaşist simgelerle donanmış nice tribün grubu rantın içinde, güvenlik güçleri ve yöneticilerle sarmaş dolaş olmuş haldedir. Kendini antifaşist olarak adlandırdığınız anda doğallığında bir sınır çizilmiş olur ve bu sınır da sizi her tür rant ilişkisinden, faşizmin simgesi olmuş her tür kurum ve kuruluştan bağımsızlaştırır. Böylesi durumların panzehri kendini tanımlamadır. Che resmi kullanılınca maalesef antifaşist olunmuyor.
Üzerinde Che resminin olduğu bir atkıyı takıp tribünde ırkçı sloganlara eşlik edildiğine çokça rastlıyoruz. Yapılan kimi hareketleri Che görse yattığı yerden kalkıp yapanları kovalar. Antifaşist taraftar grubu aynı zamanda antifaşist bir okuldur. Faşizmin insana ve yaşama dair her tür yıkıcı etkisine karşı tribünden yükselen sestir ve bu sesin yükselebilmesi için gırtlak kadar bilincin de sağlam olması gerekir. Bu bilincin sağlamlığını sağlayacak olan şey ise oluşmuş olan bu tip tribün gruplarının kendi içlerinde oluşturdukları disiplin ve işleyiştir. Antifaşizm net ve değiştirilmez bir ilkedir. Bu anlamıyla ilkeden taviz verilmez ve her tür ihlal son derece sert bir biçimde karşı durulması gereken bir durumdur.
Faşist karakterin (bu ister devlet olur isterse bir yönetici veya grup üyesi) yarattığı her tür etki antifaşist hareketin net tutumuyla karşılaşır. Bu noktada grup ya da hareket asla ve asla bu etkinin bir parçası olamaz. Parçası olması demek antifaşizmin sulandırılması ve harekete mikrop bulaştırılması demektir. Her tür kavramın ve anlayışın egemen güçler tarafından sulandırıldığı gerçeğini göz ardı etmeden net bir duruş ve tutum sergilemek antifaşist taraftar hareketin güçlenmesini sağlayacaktır. Kafaların karıştığı, her tür olumsuz hareketle kucak kucağa gelmiş bir antifaşist taraftar hareketi hiç bir derde derman olmaz.
Düşmanımın düşmanı dostum mudur?
Taraftar hareketi yapısı gereği oldukça kozmopolit bir alanda varolmaktadır. Özellikle ülkemiz gibi karmaşık yapılı tribünlerin olduğu yerlerde bu kozmopolit yapı ister istemez çok farklı kitlelerle yan yana gelmeyi de gerektirir. Yan yana gelişlerin ilkesiz bir biçimde olması daha doğrusu antifaşist taraftar topluluklarının kendi ilkeleriyle sınırlarını çizmemesi de yukarda bahsettiğimiz hastalıklı durumu farklı bir biçimde yaratır. Bu noktada ülke tribünlerinin gereksiz bir biçimde ortaya çıkarttığı çeşitli takımlar arası düşmanlıklar ve dostluklar da bu ilkesiz birlikler ile birlikte garip sulara yelken açmayı gerektirdiği de gözlemlenmektedir. Sırf yerel rakibine düşman diye ırkçı gruplarla anlamsız dostluklar kurulabilmektedir. Dost diye tanımlananların ne kadar anti faşist taraftar hareketinin sınırları içinde bulunduğu gözlemlenmeden yapılan hareketlerin dönüştürücü etkisi maalesef karşı taraf üzerinde olmamaktadır.
Tribün pek çok açıdan her tür iş birliği ve dayanışmanın olduğu bir yerdir. Bu inkar edilemez. O basamaklarda yapı omuz omuza olmayı gerektirir. Ama dediğimiz gibi bu omuz omuza olma durumu mutlaka ve mutlaka kendi ilkelerinle kendini tanımlamayla olmalıdır.
Siyaset-sizsiniz
Antifaşist taraftar hareketi özünde politiktir. Bu politiklik salt ülke politikasına bir duyarlılık göstermek şeklinde algılanmamalıdır. Bulunulan alanın kendi çıkarları ve bir politikası doğallığında vardır. Bu alana sırt çevirip salt ülke politikasına göz dikmek de farklı bir popülizmdir. Kendi sorunlarına karşı duyarlı olmak anti faşist taraftar hareketinin başlıca sorunlarından olmalıdır. Dağ gibi sorun genel taraftar hareketinin önünde yığılmışken bunlarla uğraşmamak bu hareketin muhalif yanının törpülenmesi, kendi bacağına sıkması demektir. Özünde kendi varlığını da etkileyecek bu tip girişimlere karşı çıkmak ve bütün taraftarları da bu karşı çıkışa davet etmek taraftar hareketinin, niteliği farketmeksizin, görevidir. Deplasman yasakları, pahalı bilet politikaları, Passolig, taraftarlara yönelik sebepsiz şiddet, tribün yasakları, vb. gibi tonla sorun ortada dururken bunlara kafa çevirmek hareketin özüne aykırıdır.
Her yerde omuz omuza
Dayanışma antifaşizmin en önemli özelliğidir. Faşizmin her tür ayrıştırıcı, yalnızlaştırıcı ve kendinden olmayanı ezici saldırılarına karşı birleştirici ve dayanışmacı bir nitelik beklenecek yegane hareket antifaşist taraftar hareketidir. Uluslararası olduğu kadar ulusal ölçüde de bu dayanışma bağlarının kurulması oldukça önemlidir. Dayanışma olmadan genel ortamda kazanım elde etmek oldukça güçtür. Birini diğerine yeğ tutmadan, yani salt popüler gözükmek adına uluslararası antifaşist tribün gruplarıyla dayanışma sergilemek işin özüne aykırıdır. Burada sınır tanımadan bir dayanışma ağı örmenin her tür koşulu sonuna kadar zorlanma içinde olmalıdır. En nihayetinde faşizme karşı omuz omuza.
Bu daha başlangıç
Şimdilik işin ilkelerine girmeden genel bir çerçeve çizmek açısından böylesi bir tartışma oluşturabilmek oldukça önemlidir. Geç kalmış veya zamanında yeterince yapılamamış bir tartışmayı bugün açmak geleceğe ışık tutar. Bunun için bugüne kadar yapılanları iyice bir gözlemleyip düşünmek ve hatalarıyla, sevaplarıyla genel hareketi bir gözden geçirmek faydalı olacaktır. Bu konunun üzerine yatalım ve bir miktar düşünelim şimdilik.

12 Nisan 2016 Salı

Kadıköy’ün Demirspor’u

Selamsız: 1 Haydarpaşa Demirspor: 3
10 Nisan 2016 Pazar



Hep anlatırlar, derinlerdeki zenginlikleri keşfedenler için denizin anlamı bambaşka olurmuş. Futbol da biraz buna benziyor. Kitleler için deniz Kilyos Plajı misali yoğun ve kalabalık. Derinler ise daha sakin ama her tür canlılığı da içinde barındırıyor. Denizin her tür canlısı size çok yakın ve çoğuna dokunmanız mümkün. Kadıköy’ün güzel çocukları da futbolun her türlü sömürücü etkisinden sıyrılmak için böylesi bir girişimde bulundular ve futbolun karanlık derinliğine bıraktılar kendilerini.

Derinden gelen bağ
Kadıköy’ün simgelerinden biri şimdi atıl durumda bırakılan Haydarpaşa Garı’dır. Bu bina tarihi özelliğinin yanında Kadıköy yakasında demiryolu çalışanlarının da bir nevi merkezi sayılır(dı). Ülkenin pek çok yanındaki demiryolu çalışanlarının kurduğu Demirspor kulüpleri gibi Haydarpaşa’nın da bir kulübü vardı: Haydarpaşa Demirspor. İşte Kadıköylü bir grup genç de bu gözden uzak kalmış kulübü sahiplenmeye karar verdiler ve attılar kendilerini amatör tribünlerine. İşin ucunda Kadıköylülük, futbol sevgisi, taraftarlık ve bağımsız bir duruş çabası olunca ortaya Khalkedon Ultras çıkıverdi.

İstanbul’da amatörün en büyük çilesi artık büyük bir rant alanı olan kentte maç yapacak saha bulmak. Hele de Kadıköy gibi kentsel dönüşümün göz bebeği bir ilçe söz konusuysa. Haydarpaşa Demirspor da bu dertten doğallığında muzdarip. Bir hafta Alemdağ’da oynarken öbür hafta Kurtköy yollarında buluveriyorlar kendilerini. Bakmayın buraların Anadolu yakasında olduğuna, kimi zaman şehirlerarası deplasmana gitmek buralara gitmekten daha kolay olabiliyor. Haliyle bu uzun ve yorucu yolculuklar da tribün katılımında istenen istikrarı sağlamayı güçleştiriyor.

Baştan beri izlediğim bu girişimi hazır Selimiye’ye gelmişken yerinde göreyim dedim. (Bir şekilde Facebook üzerinden her hafta gelen davetlere de icabet etmiş olurdum hem. J) Selimiye Stadı’na gitmek çok kolay. Kadıköy merkeze yürüyerek 15 dakika ve merkeze bu kadar yakındaki diğer stadın Fenerbahçe Stadı olması da bir şekilde güzel. J

Gittiğimde Khalkedon Ultras tribündeki yerini almış ve davul, meşale organizasyonunu tamamlıyordu. Yeni yaptırılmış tişörtler, atkılar, pankartlar falan, bir tribün grubunda olması gereken her şey mevcut. Maç Kadıköy’e bu kadar yakın olunca geçmiş maçlara göre daha kalabalıklar ve bu durum haliyle tribün coşkusuna da yansımış. Bu coşku kalabalık olmanın yanı sıra grubun gençliğinden de kaynaklanıyor. Bir miktar yaşını başını almış taraftar olsa da ağırlık gençlerde.

Saha ile yakın temas
Maçın başlamasıyla beraber kendine has besteleri ve eğlenceli sloganlarıyla Khalkedon Ultras sahaya varlığını hissettiriyor. Bu beste ve slogan kısmına sonra değineceğim. Oyuncularla kurdukları iletişim Khalkedon Ultras’ın takım tarafından da benimsenmiş olduğunu gösteriyor. Zaten amatör kümenin en sıcak yanı da kurulan bu ilişkinin sahiciliğinde. Verdiğiniz tepki Süper Lig’deki gibi kolpalık ve samimiyetsizlik içermiyor. Hem futbolcu hem de seyirci açısından. Ettiğiniz bir küfür karşısında aniden Cantona’nın uçan tekmesinin replikalarını görmek oldukça mümkün. Keza atılan golden sonra terli vücutlar arasında kendinizi bulmanız da. (Şimdi böyle yazınca biraz garip durdu ama esasında anlatmak istediğim tam öyle değil. J)

Takım şu anda ligde lider durumda ve söylenenlere göre oynadığı lig olan 2. Amatör Lig takımı değil. Daha doğrusu geçen sene düştükleri 1. Amatör Ligdeki takım aynen burada oynuyor. Bu da rakipleri karşısında onları bir nebze de olsa güçlü kılıyor. Takımın kendini koruma güdüsü de geçtiğimiz yıl oynadıkları ve haksız bir şekilde yenilerek ligden düştüklerini söyledikleri Yeldeğirmenispor’dan geliyor. Her yerel rekabetin olduğu gibi bunun da bir hikayesi var. Neyse, maça dönecek olursak, Selamsız’ın erken gördüğü bir kırmızı kart ile maç çok da zorlanmadan kopartıldı ve Demirspor namağlup liderliğini devam ettirdi.

Dayanışma güzeldir, geliştirir
Maç başladıktan sonra Haydarpaşa Dayanışması’ndan bir grubun pankartlarla ve ‘Haydarpaşa gardır bizim takım kraldır’ sloganlarıyla tribündeki yerini alması oldukça güzel bir birlikteliği de ortaya çıkarttı. Keşke bunun çalışması daha yaygın ve kitlesel yapılabilseydi. Özünde Haydarpaşa Dayanışması ve Demispor ve dolayısıyla Khalkedon Ultras aynı geminin Haydarpaşa İskelesine yanaşmış yolcuları. Tabii bunların yanına başka başka grupları da eklemek mümkün. Bu mümkünat Demirspor tribünlerinin genişleme imkanlarından bir kısmını da oluşturuyor. Bu konuda bolca fikir vardır elbette, öncelikle ultraları bir dinlemek gerek.

Khalkedon Ultras
Gelelim Khalkedon Ultras’a. Öncelikle şu oksijensiz ortamda nefes alınacak çok güzel bir alan açılmış vaziyette. Kah grubun enerjisi, kah tribüncü yapısı yapılan işi çekici kılıyor. Futbolun ticarileşmesinin tüm rahatsız edici özelliklerinden arınmak buralarda mümkün. Tersi de mümkün tabii ki. Burada belirleyici olan sizin yöneliminiz. Bu noktada birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var. Öncelikle statükoya karşı farklı tercihler ile ortaya çıkan bu tip grupların biraz da mizahı kullanarak ortaya koydukları söylem ile medyanın ilgisini çektiği aşikar. E haliyle bu grupların kendilerini duyurma ihtiyaçlarının olduğu da aşikar. İşte tam da bu noktada bu iki aşikarlığın bir araya geliş biçiminin nasıl olacağı önemli. Bir Bozbaykuşlaşma tehlikesine düşülürse yazık olur.

Diğer önemli nokta ise sonraya bıraktığımız beste ve slogan meselesi. Grubun çıkış noktası ve sahip çıkılan zemin daha bir mazlumluğu ve buna bağlı arabesk bir söylemi barındırsa da şu an atılan şampiyonluk sloganları bu söylemin özünden kopulmuş hissiyatı uyandırmıyor mu? Şampiyon olabilirsiniz ama bunu nasıl ifade edeceksiniz? İşte zurnanın zırt dediği yer de burası. ‘Garipler’ şampiyonluk yolunda nasıl yürür?

Bir de dışardan gördüğüm kadarıyla grupta bali ve tiner çeken insan sayısı ya hiç yoktur ya da oldukça azdır. Peki ‘o alemde kral’ olma iddiası nereden geliyor anlayamadım? Yanlış anlaşılmasın, tribün alemine uzak bir insan değilim. Ama bağzı sloganlar ve besteler ile gerçekliği ince bir bağla da olsa tutmakta fayda var.

Daha çok gözlemim var da gerisini karşılaştığımızda konuşmak üzere bir kenara ayıralım. Velhasıl çok güzel ve değerli bir çaba. Katkısı olacak herkes bir şekilde bir şeyler katmalı. Sonuçta bu da Kadıköy’ün Demirspor’u.

20 Mart 2016 Pazar

Dergi Yazıları:

Burası AKP Burdan Çıkış Yok!

Toplumsal Özgürlük- Şubat 2016

Arenalar açılıyor ardı ardına. Bu kadar arenanın açılması hayra alamet değil. Arenalar birilerinin imparatorluk rüyalarının süsü oluyor. O rüyalarda aslanlara yem olan muhalifler de var.

Spor, iktidarın şu ana kadar fethedemediği nadir alanlardan bir tanesiydi. Esasında kale içten fethedilmişti fakat bu zafer bir türlü tribünlere kabul ettirilemiyordu. Uzun yıllar çeşitli sporcular arasında sürdürülen cemaatsel çalışmalar sonucunda AKP iktidarının sahalardaki ayakları da oluşmuştu. Ceza shasında top kovalamaktan milletvekilliğine uzanan yol hikayenin bir kısmıdır esasında. Biz şu an işin kitleler kısmına bakalım.

Bize her yer deplasman
Toplumun hemen hemen her alanında kendine has örgütlenmeler kuran AKP’nin giremediği nadir alanlardan bir tanesi spor alanlarıydı. Daha doğrusu girmeye çalıştığı bu alanlarda her hamlesi ters tepmişti. O zamanlar başbakan olan R. Tayyip Erdoğan her gittiği maçta adeta deplasman takımı seyircisi gibi karşılanıyordu.

2010 yılında İstanbul’da düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası finalinde ABD ile karşılaşan Türkiye ikinci olmuş ve kupa törenine katılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile beraber Başbakan Recep Tayyip Erdoğan canlı yayında dünya televizyonları önünde binlerce seyirci tarafından ıslıklarla ve alkışlarla yoğun bir protestoya tabii tutulmuşlardı. Başbakanı hemen arayıp özür dileyen ise Hidayet Türkoğlu oldu.

2011 yılında Galatasaray’ın Seyrantepe’de TOKİ tarafından yapılan yeni stadının açılışına katılan Başbakan Erdoğan’ın stada girişi anons edilir edilmez protestolar başlamış ve Erdoğan konuşma yapmadan stadı terketmek zorunda kalmıştı. O zamanlar TOKİ başkanı olan Erdoğan Bayraktar ise konuşmasını yoğun protestolar altında tamamlamıştı.

2012 yılında bir futbol efsanesi olan Lefter Küçükandonyadis’in cenazesi için Kadıköy’de bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Şükrü Saraçoğlu Stadyumunda düzenlenen törene protestolar altında katılabilmişti.

Beni sevmeyeni ben de sevmem
Görüldüğü kadarıyla iktidar spor sahalarında pek sevilmiyordu. Sporun koç başı kulüpleri iktidarın pençesi altında çeşitli yaptırımlar ile diz çöktürülüyor ama tribünler bir türlü hizaya gelmiyordu. Özellikle Gezi ve ardından gelen Haziran süreci futbol taraftarlarının bu iktidar karşıtlığının ne kadar gerçek olduğunu ortaya koyması açısından oldukça önemlidir.

Gezi sonrasının tribünlere yansıyan sloganları ve protestoları Passolig uygulamasına kadar devam etmiş ve Passolig ile beraber tribünler boşalmış ve boşalan tribünler de haliyle sessizleşmişlerdi. Bu sessizlik iktidarın tam da istediği şeydi. Çünkü onlar Passolig sonrası süreci kendilerine göre organize etmişlerdi bile.

Yeni Türkiye’nin Statları
Yeni plan şuydu: Şehrin en güzel yerlerine konmuş statların hepsini yıkıp AVM yapın. Yeni statlar yapın ve içlerini de yandaş taraftarlar ile doldurun. Ve hepsi de iktidarı öven sloganlar atsınlar.

Bu furya Konya ile başladı. Konya’nın yeni stadı bir nevi yükselen yeni Türkiye’nin yeni statlarının prototipini oluşturdu. Burada toplanan güruh nasıl bir seyirci oluşturulmak istendiğini örneğiyle gösteriyordu: Konya stadında oynanan milli maç öncesi Ankara katliamında ölenler için yapılan saygı duruşu tekbir çekilerek ıslıklandı.

Konya’da gösterilen ‘hassasiyet’ AKP hormonlu statlara hemen yayılıverdi. Bu sefer Başakşehir Stadı’nda Yunanistan ile oynanan dostluk maçı öncesi Paris katliamında ölenler için yapılan saygı duruşu benzer bir davranışa maruz kaldı: Sloganlar, tekbirler ve ıslıklar.

Ardı ardına stat açılışları gerçekleşiyor. Ülke futbolu geriye giderken bu kadar stadın açılışı ve bomboş tribünler kafalarda soru işaretleri de oluştururken AKP cevapları çok gecikmeden geliyor. ‘Seyirci mi? Siz merak etmeyin, bizde çok var.’

En son Bursa’da yapılan yeni stat ve bu stadın açılışında ibretlik sahnelere şahit olduk. Bursaspor taraftarı yeni stat açılışında bulunmadılar. Bir kısmının protesto ettiği bu açılış daha çok Bursa ve civarında bulunan AKP teşkilatlarının dağıttığı davetiyeler ve kaldırdıkları otobüsler ile gerçekleşti. Stadyumun içi AKP ve iktidar övgüsü dolu pankartlar ile donatılırken içerde Bursaspor sevdalılarına dair pek bir ize rastlamak mümkün değildi. Stat açılışı tam anlamıyla bir AKP şovu olarak gerçekleşti. Aynı diğer yeni stat açılışları gibi.


Yeni Türkiye’de karşımıza statlar artık Arena olarak çıkıyor. Her bir arena geçmişe özlem duyarcasına iktidardakilerin İmparatorluk özlemlerini giderdikleri birer yapılar olarak şekilleniyor. Rüyaları da bu arenalarda muhaliflerini aslanlara yem etmek. Şimdilik bunu doldurdukları hormonlu seyircileriyle söylemde gerçekleştiriyorlar. Ankara’da, Paris’te katledilenler böylesi bir güruhun histerilerinde fütursuzca tekrar bu arenalarda katledildiler. Arenaların yarını bugünden üç aşağı beş yukarı belli gibi.

4 Mart 2016 Cuma

Ceza sahasında oynayan kulüp: Amedspor


Yıllar önce bir tur ile Barselona’ya turistik bir gezi yapmıştık. Türk rehber eşliğinde yaptığımız yarım günlük şehir turunun bir yerinde, Katalonya Parlamentosu’nun önünde rehberimiz özerk parlamento ve orada konuşulan dil ile Katalan bayrağı hakkında bizleri bilgilendirirken arkamda tura katılan iki kişinin ‘nıç, nıç, nıç’ diye rehberin anlattıklarını ayıplayan tavırlarına şahit olup basmıştık kahkahayı.

Esasında refleks olarak yaptıkları kendi düşünceleri çerçevesinde çok da yanlış değildi. Kendi memleketinde de özerklik isteyen ve bir başka dili konuşan kesimlere nasıl tavır alıyorsa orada da egemen güçten yana tavrını koymuştu hemşerilerimiz. Ne zaman Barselona maçı izlesem aklıma bu sahne gelir. Bu anlamda Barselona maçlarının her hafta ekranlara sansürlü yansıması en doğrusu olmalıdır. Neden kendi ülkemizde benzer talepleri ekranlara yansıtmazken el alemin ‘özgürlük’, ‘bağımsızlık’ taleplerini ve ‘ayrılıkçı’ bayraklarını izlemek zorunda kalalım ki? İşin ucunda Messi, Arda olsa bile ayrılıkçı haykırışları çekmek zorunda mı bu millet canım? Ailenle oturmuş güzel bir Barça maçı izlemek için televizyonu bir açıyorsun karşında nal gibi ‘Katalonya İspanya değildir’ yazan bir pankart. Oyyy! Çocuğunun mu gözünü kapatacaksın, eşini mi bu günah laftan koruyacaksın? Alimallah ya bir kupa maçında ülkemizde de böyle bir pankart açılırsa? (Geçen sene Azerbeycan’da oynanan Barselona – Sevilla UEFA Süper Kupa Final maçında Barselona tribününden 40 dakika sarkıtılan koca Kürdistan bayrağını TRT’den izlerken de aynı paniğe kapılmıştı zaten o kişilik. Yine mi Barselona?! Esas bölücü bunlar vallaha, hep onların başının altından çıkıyor zaten bu özerklik, öz yönetim falan. Kesin bu TAK’ın da bunların Tiki-Taka’sıyla bir alakası vardır. Aydınlık bu konuyu araştırsa iyi olur.)



Allahtan bizde açılmaya çalışılanlar en fazla çocukların öldürülmemesiyle falan alakalı. Ona da zaten gerekli muameleyi göstermekte geç kalmıyorlar.

Solun futbola bakışında ezberi bozamama sanatı
Şahsen çok yerde, uzun zamandır yazdım. Herhalde uzun zaman yazmam diyordum ama on yılda bir tekrar etmek işin doğasında varmış demek ki. Belli klişeler var ki böyle dönemsel ortaya çıkıveriyor. İşte onlardan biri de şu meşhur futbol-afyon ilişkisi ve ardından gelen Salazar’ın 3F’si. Daha da var da şimdilik buradan devam edelim.

Çok uzatmadan, kısaca şöyle söyleyeyim: Hayatta her şey kitlelerin afyonu olabilme potansiyelini taşır. Sinema da,  Metrobüs de, çalışmak da, Facebook da pek ala kitlelerin afyonu olabilir.  Afyonluk, söz konusu  şeylerin tam da verili düzenin devamı için nasıl bir manivela rolü üstlendikleriyle alakalı bir durumdur. Çubuğu tersine bükebilme kabiliyeti gösterebilirseniz afyonun keyif verici özelliğiyle karşı karşıya kalmanız da olasıdır.

Son yılların politikleşen tribün mücadelesi bu açıdan dikkate değerdir. En tepe noktasına Gezi Direnişi ile ulaşan taraftar hareketinin yarattığı etki neredeyse devrimci hareketin kitlelerin militanlaştırılması hedefinin yaşama geçmiş hali gibiydi. Gezi sonrası sezonun pek çok stadı ortalama sol bir mitingde atılan kadar siyasi slogana sahne olmuştur herhalde. Ali İsmail Korkmaz’ın ailesinin Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda izledikleri maç sonrası binlerce insanın attığı ‘Katil devlet hesap verecek’ sloganı ise bu siyasileşmenin en uç noktasıydı. Bundan ötesi ise Türkiye sol siyasetinin ana sorunuyla bizi yüz yüze bırakır ki bu artık futbolun ve onun yarattığı etkinin konusu değildir: Bunca politikleşmiş insanın örgütlenme sorununu sol siyasi partiler çözemezse kitleler ne yapsın?

Amedspor ceza sahasına girdi
Bu kısa girizgahtan sonra son günlerin futbol–politika sarmalında yer alan konusuna gelelim: Amedspor. Öncelikle konuyu bir yerli yerine oturtalım. Kafalarda var olan Diyarbakırspor-Amedspor karışıklığına bir açıklık getirelim. Diyarbakırspor 1968 yılında kurulmuş ve 2013 yılında kapanma noktasına gelmiş ve yıllarca en üst ligde mücadele etmiş bir kulüptür.  Amed SK ise 1990 yılında amatör olan bir kulübün Diyarbakır Belediyesi tarafından satın alınarak önce Diyarbakır Belediyespor, sonra da sırasıyla Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi DİSKİspor, yine Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor ve en son bugün Amedspor olarak adlandırılan Amed Sportif Faaliyetler adını almıştır. Bu iki kulübün dışında Diyarbakır’da bir de Diyarbekirspor vardır. Bu kulüp de geçmişte Yeni Diyarbakırspor ismiyle faaliyet sürdürürken Diyarbakırspor’un kapanma durumuyla karşı karşıya kalmasıyla kulübün boşa çıkan amblem ve renklerine sahip çıkarak ismini Diyarbekirspor olarak değiştirmiştir.

Diyarbakır’da genel durum böyledir. Şimdi bunu neden yazma gereği duydum? Şunun için; Diyarbakırspor’un bir dönem devlet projesi olarak ele alınıp afyon olarak kullanılma durumu ile bugünkü Amedspor’un durumunun birbirine karıştırılmasına engel olmak için. Evet, bir dönem Diyarbakırspor devletin tüm imkanlarıyla desteklenmiş, başarılı olması için ilginç yöntemlere dahi başvurulmuştu. Fakat bölgenin ve şehrin genel yapısı bu durumun çok da uzun soluklu bir proje haline gelmesine imkan tanımamış ve hızlı bir düşüş ile süreç en dip noktada sonlanmıştır. (Kuşkusuz bu düşüşün başka nedenleri de vardır ama onlar bambaşka bir yazının konusudur.) Yani futbol dünyasına en yabancı ama en klişe tabirlere teşne okur için şöyle ifade edeyim: Devletin Diyarbakırspor’dan ‘milli’ bir takım yaratma çabası Barselona karşısındaki  Espanyol gibi kalmıştır. (Espanyol, Barselona şehrinde bulunan diğer takımdır ve İspanyollar tarafından kurulmuştur. Şu anda onlar da kendilerini Katalan olarak tanımlasalar da uzun yıllar Katalanlara karşı merkezi hükümeti temsil etmişlerdir.)

Bağımsız taraftarlık örnekleri: Barikat ve Mor Barikat
İşte bugün Amedspor’un yarattığı etki, 1999’da Diyarbakır Belediyesi’nin DEHAP tarafından kazanılmasıyla birlikte şehrin değişen ruhuyla oluşmaya başlamıştır. Malumunuz, futbol onca sorun arasında ilk sırayı almamaktadır. O yüzden bu süreç biraz zamana yayılarak yaşanmaktadır. Şehrin yukarda bahsettiğimiz ruh haline yakın kısmı yavaş yavaş gözlerini Diyarbakırspor’dan çekerek DİSKİspor ve sonra da Büyükşehir Belediyespor’a çevirmişti. İlginin artması ise kulübün ismini değiştirip Amed adını alması ile oldu. Daha doğrusu tüm ülkeye yayıldı. Bu ilgiyi perçinleyen şey ise kulübün bağımsız taraftar oluşumunun ortaya çıkmasıydı. İsimlerini de şehrin ruhuna uygun olarak  Barikat olarak seçmişlerdi ve futbolun alışılmış erkek egemen yapısını gerileten kadın taraftarlar Mor Barikat ismiyle organize oldular. Bu tip tribün grupları genelde isim olarak kalır ve ortalıkta efsane olarak dolaşırlar. Fakat Amedspor’un tribün karşılığı olarak bu isimlerin şehir efsanesinden çok, kalabalıkları organize eden bir yapısının olması, gittikleri her şehirde bırakın kendilerine ayrılan tribünü, stadın geri kalanını da dolduracak kadar insan çekmeleri ilginin ne kadar çok ve gerçek olduğunu göstermesi açısından önemli.

Tarihsel mücadelelerin spor müsabakalarına yansımış biçimleri ister istemez sahalara bambaşka sorunları yükler. ABD-İran, Fransa-Cezayir, Almanya-Hollanda, Celtic-Glaskow Rangers, vb. karşılaşmalar hep spordan öte anlamlar yüklenen karşılaşmalar olmuştur. Şu an Amedspor’un yüklendiği misyon da biraz bu yöne doğru gitmekte, temsil ettiği nitelik kendisini bir kulüpten daha fazlasına doğru taşımaktadır. Geçmişin Diyarbakırspor’unun bir dönem için ‘Espanyollaştığı’ noktada Amedspor da ‘Barselonalaşma’ durumu ile karşı karşıyadır denebilir. Bunu sportif başarı ve Barselona’nın endüstriyel futbolda tuttuğu yer olarak okumayın lütfen. Katalanların gözünde FC Barselona’nın kimlik ve temsiliyet anlamında edindiği meşru yerdir burada kast edilen.

Bu durumun devletin de bu anda istediği bir şey olmadığı görülmektedir. Kulübün aldığı cezalar bunun en iyi göstergesidir. Maddi cezalar, seyircisiz oynama cezaları, futbolcuya kesilen cezalar hep dile getirildiği biçimde çifte standart içerisinde yanlı verilmiş cezalardır ve bu yaklaşım da devlet açısından Amedspor karşısındaki konumlanmayı netleştirir. Resmi cezaların yanı sıra kulübün isminin canlı yayınlarda söylenmemesi, spikerlerin açık biz-onlar şeklinde yaklaşımları, ekranlardan kaçırılan görüntüler de hep bu resmi yaklaşımın sonuçlarıdır.

Bu arada şunu da belirtmeden geçmeyelim, bugün Amedspor popüler olduğu için ön planda durmakta ve çok konuşulmaktadır. Yoksa benzer durumlar bölge takımlarının hepsi için geçerlidir.  Dersimspor’un, Cizrespor’un yaşadıklarını ayrı ayrı anlatmak gerekir.

Başka bir spor mümkün
Tekrar Amedspor’a dönecek olursak, eşşeğin sevmediği hesabı, Amedspor bugün devletin burnunda biten ottur. Her yerden susturulmaya çalışılan barış çağrılarının yeşil sahalarda dile gelmesidir. Beyaz şovun Ayşe öğretmeni gibidir. Bir suç yoktur ortada ama ceza sahasında hakemin uydurduğu kusurlu bir hareket vardır.

Günün ağırlaşan siyasi havası içinde Amedspor’un varlığı bu havayı dağıtıcı bir rol oynuyor mu diye bir bakmak lazım.  Dağıtıcı bir pozisyonu olmadığı kolayca görülecektir. Ama futbol ile ilgilenenler açısından olayın popülizme kurban gitmesi her halde en üzücü şey olur. Ardına bir şehri ve şehirden öte bir ruhu almış kulübün kendi anlayışı etrafında toparlanarak ortaya bir Barselona modeli çıkartmaması için hiçbir engel yoktur. Hele içinde bulunduğu atmosferde herkes öz yönetim havası solurken ve Rojava’da bambaşka bir hayat yeşermeye başlamışken.

Spor ve özellikle kitleleri peşinden sürükleyen spor dalları, oluşturduğu mitler ve elde ettiği başarılar ile beraber belli modeller oluşturabilir ise ortaya herkese keyif verici bir madde çıkar. Amedspor bu modelin olumlu anlamda sinyallerini vermektedir. Bu bünyede özellikle kadınların spor sahalarında ve tribünlerinde yer bulması oldukça önemlidir. (Mor Barikat’ın yanı sıra Amedspor’un kadın futbol takımını takip etmenizi öneririm.)



Velhasıl, Amedspor kendi bağımsız yolunu çizerek sahalarımızda pek görmediğimiz hareketleri geliştirmeye müsait bir ortamdadır. Devletin bugüne kadar farklı yollarla geliştirmeye çalıştığı uyutma projelerine karşı uyanış projeleri ile Barselonalaşma ve St. Paulileşme hamlesi pek ala mümkündür. Bu yönde atılacak adımlar futbolu cendere altına almış olan endüstriyelleşme sömürüsüne de güzel bir cevap olma özelliğini taşıyacaktır. Eşit ve özgür bir hayat mücadelesinde neden farklı bir spor anlayışı da yeşermesin ki?


Yanlış anlaşılmasın, bu yazı tepeden bakan bir akıl verme yazısı değildir. Tamamen şahsi gözleme dayalı temenni yazısıdır. Elbet kulübün sahipleri olan üyeler, taraftarlar, şehir halkı ve yöneticiler buna beraber karar vereceklerdir. Temennimiz şudur ki; Amedspor için oyunun neredeyse tamamı ‘ceza’ sahasında oynanıyorken neden pozisyonlar gole çevrilmesin?