28 Eylül 2015 Pazartesi

'Ah keşke St. Pauli İstanbul'a gelse...'

Elimizde Amedspor var, olmaz mı?


Kartalspor: 3 - Amedspor: 1



Adettendir, fikstürler açıklanınca büyük maçlara filan bakılır. Bir de takip ettiğin takımların şehre ziyaret maçlarına. Amedspor da takip ettiğimiz bir takım. Tribün grubu çok eski değil ama çabaları çok tanıdık. Şehre geliş tarihleri de müsait ve de bizim yakaya geliyorlar. Üstelik de tribününü yakından takip ettiğimiz ve dostlarımız da olan Kartalspor'a. Bu fırsatı kaçırmamak lazım dedik ve yollara döküldük.

Yazının başlığına sonra değineceğim. Şimdilik günün özeti: Amedspor’un geleceğini öğrendiğimizde ufak bir organizasyon yapıp yönümüzü Kartal’a çevirdik. Sabahın seller götüren havası bir anda Temmuz sıcağına döndü ya aklımıza 2015 Newroz’unda Amed’deki güneş açan sahne gelmedi değil J Neyse, ekibin buluşması, bilet işinin çözülmesi derken Kartalspor tribünlerinden dostlarla muhabbet ile beraber Yeldeğirmeni Dayanışma’dan arkadaşların da gelişiyle stada doğru yöneldik.

Misafir tribün girişinde cepteki bozuklukları eritirken şahit olduğumuz durum çok tanıdıktı ve tanıdık olunca ister istemez kendinizi işin içinde buluveriyorsunuz. Evet, Barikat grubu Diyarbakır’dan otobüsle gelmiş ve pankartları 24 saat önce getirilmediği için tribüne sokulmuyordu. Pek çok tribünde içeri sokulması dert olan pankart burada grubun ismiyle beraber iki katı zorlaştırılmış bir dirençle karşılaşıyordu. Spor Büro’nun insanın yüzüne gülen ama gülüşündeki anlamı gözlerinden okuduğumuz amiri ortamı sakince sertleştirmek için tüm yetkisini gözler önüne sererek ‘büyük’ bir zafere imza attı.

İçeri geçtiğimizde maç başlamak üzereydi. Kartalspor’un misafire ayrılan Maraton tribünü sahayı görmek için çok çaba sarfetmeniz gereken bir yapıya sahip. Bu açıdan maçın detayları üzerine çok bir şey beklemeyin bu yazıdan. Tribünsel olarak ise öncelikle Barikat Grubu’na helal olsun. Çok zor şartlarda tribüncülük yaparak bir grubu var etmeye ve bir takımı desteklemeye çalışıyorlar. Özgün besteleri ile sahaya seslerini duyuruyorlar. İçinde, artık şehirle özdeşleşmiş ‘direnç’ kelimesi geçmeyen neredeyse hiç besteleri yok ki bu kelime takım için de sahadaki ruhu tanımlıyor. Şartlar her yandan direnmeyi zorunlu kılıyor. Bu anlamı ile sahada oynanan oyun da yaşam mücadelesinin bir parçası. Yani kendi başına politik. Üzerine ekstradan politik sos dökmenize gerek yok. Dökseniz de aynı tadı vermiyor. Bu noktada da Barikat’ın işi iki kat zorlaşıyor ki, tribüne gidince bunu da çok net anlıyorsunuz. Bu noktaya birazdan döneceğim.



Amedspor tribünü çok genç. Bu gençlik hem bir avantaj hem de dezavantaj. Avantajı enerjisinde. Dezavantajı ise, tribün her anlamda çıkan sorunları çözüme kavuşturmak için yaşını almış bir kitleye ihtiyaç duyar. Eminim Amed’de böyle değildir ama deplasmanda böyle olması biraz sıkıntı. Dersimsporluların desteği de gözden kaçmadı.

Beste üretme işinde fena değiller ve zaman geçtikçe daha oturacak gibi. ‘Diren ha Diyarbekir diren’ oldukça popüler. Ve her popüler olan şey gibi kitle tarafından hemen tüketilmek isteniyor. Ama Barikat’ın tribüncü refleksi ve direnci bu noktada gelenek yaratma adına oldukça önemli. Besteyi her zaman yaptıkları gibi maçın sonuna kadar söyletmiyorlar. Sadece onu söylemeye gelmiş ve tribünü bu noktada ateşlemek isteyen seyircilere inat. Bu inat oldukça anlamlı. Çünkü böyle inatlarla tribününüzün bir geleneği oluyor. Setten bu tip seyircilere sürekli müdahale ediliyor ve haklılar da. Diğer besteleri de en az onlar kadar coşkulu, tanıdık ve direnç dolu. Neden onları da aynı coşkula söylemiyorlar? derken benzer bir uyarı yapılıyor: Siz sadece bunu söylemek için mi geliyorsunuz tribüne?

Setten uyarı demişken, Barikat’ın tribüne müdahaleleri oldukça yerinde ve etkileyici. Hele küfür konusunda oldukça netler ki görmelisiniz. Bireysel edilen küfürlere bile uyarı yapılıyor. ‘Bu tribün Amedspor tribünüdür ve şehrimizi temsil ediyor. Amed’e yakışan şekilde burada bulunacağız ve küfür kesinlikle edilmeyecek. Küfür eden bizden değildir. Buraya analarımız, bacılarımız da geliyor.' Bunda Mor Barikat isimli kadın taraftar grubunun varlığının da etkisi olduğu gözlenmiyor değil :)



Çok kısa bir süre Kartalspor tribünlerinden yükselen ve hemen tribünün arkasındaki Ülkü Ocağı’ndan da yankısını bulan yönelişe Amedspor tribününden politik karşı koyuşa ise tribün kendi içinde tepkisini vermekte gecikmedi. Tribün dilini oluşturma ve o dilden konuşma anlamında bu müdahale oldukça etkili ve önemliydi.  Benzer tepkiyi kendi tribününde Kartalspor’da koydu uzaktan gördüğümüz kadarıyla. Ve hemen ardından karşılıklı atılan ayrımcılık karşıtı ve kardeşlik vurgulu sloganlar işin rengini hemen belli etti.

Bu noktada Kartalspor tribünlerine de değinmek gerek. İçinden geçtiğimiz dönemin hassasiyetine uygun bir biçimde provokasyona izin vermeyen Kartalsporluları tebrik etmek gerek. Zaten bu yaklaşımın bir sonucu olarak Barikat da Kartalspor tribününü Diyarbakır’da ağırlayacağı günü beklediğini ifade etmiş. Umarız bu ağırlamayı yapacak bir ortamda olur rövanş.

Maç Kartalspor’un 3-1 galibiyetiyle bitti. Kısıtlı imkanlar ile gördüğümüz kadarıyla ortada bir maçtı.

Gelelim başlığa

İstanbul St. Pauli sevdalılarının oldukça fazla olduğu bir şehir. St. Pauli popülizmi neredeyse futbola sevdalı her solcunun damarlarında geziyor. Bu popülizmi yaratan en temel neden St. Pauli’nin kendini konumlandırdığı zemin. Ezilenden yana, hakça, adil bir dünya görüşünün vücut bulduğu bir spor kulübü St. Pauli. Dünkü maçtan çıkarken minibüs yolculuğunda düşündüm, acaba St. Pauli İstanbul’a bir maça gelse ne olurdu diye. Hakkaten ne olurdu? Günler, haftalar öncesinden pankartlar hazırlanır, biletler kovalanır, bağlantılar kurulur ve maç günü acayip mesajlar verilirdi dosta düşmana. Artık günlük kıyafetlerin ayrılmaz bir parçası olmuş kuru kafalı St. Pauli ikonları göğüsler gerile gerile giyilerek tribünlerden kardeşlik filan sloganları atılırdı herhalde. Benzer mesajları veren bir kulüp neden benzer tepkiler ile karşılanmaz insanda ister istemez merak uyandırıyor. Üstelik Deniz Naki gibi St. Pauli’nin bağrından kopup gelmiş bir değer de varken? Ah o popülizm yok mu? Yükselenler Çarşı, St. Pauli olurken alçalanlar dayanışma ve mücadele oluyor.




25 Aralık 2014 Perşembe

3 TEMMUZ’DAN BUGÜNE FENERBAHÇE

UYANIŞ, AYAĞA KALKIŞ, YÜRÜYÜŞ…


Redaksiyon Dergisi - Sayı:6 - Şubat 2014

Uyanış

En klasik tabirle Türkiye gibiydi Fenerbahçe camiası. İçinde bu ülkeye dair ne varsa barındırır, halk ne tarafa kayarsa o yöne doğallığında eğilirdi. Bir yanıyla Mustafa Kemal’in takımı diye övünülürken diğer yanıyla Erdoğan’ın kazandığı seçimi ‘Türkiye’ye yakışan Fenerli başbakan’ pankartıyla karşılardı. Ama tribün her zaman tribündü ve kendine has kültürü vardı. 90’ların hızlı sağcılaşma döneminde Kadıköy tribünlerine bindirilen Ülkücü kıtalara direnç gösteren ise yine tribünlerdi.

Ne olduysa 3 Temmuz 2011 günü oldu ve bir daha kapatmamak üzere gözlerini açtı koca camia.

O pazar sabahı bir tutukluluğa uyandı Fenerbahçeliler. Anlamadıkları ama başlarından aşağı kaynar kazanların boşaldığı bir sabaha uyandılar. Kulübe baskın yapılmış, başkan Aziz Yıldırım ve bazı yöneticiler gözaltına alınmıştı. Ortada dolaşan iddia kazanılmış bir şampiyonluğun şike ile elde edildiğine dairdi. O kadar çok şey yazılıp söyleniyordu ki kısacık sürede olayın şokunu yaşayan insanlar hiçbirşeyi mukayese edemez bir sersemliğe mahkum olmuşlardı.

Türkiye futbolunun kirli yapısını bilenler için sürpriz olmayan bir müdahaleydi ama yapının gerçekte temiz olan bir yanı da yoktu. İlk ayılma tam da o anda başladı. Fenerbahçe bu kirli sistemde bir parçaysa diğerleri neydi?

Bu düşünce, son dönem davalarını izleyenlerin deneyimleriyle birleşince yavaş yavaş yerini ikna olmaz bir anlayışa bıraktı. Ortaya atılan iddialar öncelikle Fenerbahçe taraftarı tarafından yeni sorular ve gittikçe altı boşalan iddialar haline geldi.

Fenerbahçe camiasının büyük kısmı tarafından sevilen ama herkesi de kapsadığını söyleyemeyeceğimiz başkan bu süreçte gösterdiği tutum ile bir anda lider pozisyonuna geçti. Ve tam da o anda Özel Yetkili Mahkemeler’in işleyiş biçimi kimseyi şaşırtmamak üzere Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah davalarında izlenen yollardan geçerek akla karayı, sapla samanı birbirine kata kata bilinçleri çorba etmek üzere organize bir çabaya girdi.

Yaşananları benzeştirerek yapılan operasyonun tüm parçaları kapsamaması kafalarda soru işaretleri oluştururken ÖYM’ler ve soruşturmayı sürdüren savcılar, ortaya muğlak ve belirsiz kanıtlar süren Emniyet Fenerbahçe camiasındaki ilgiyi de haliyle iktidar bloğu ve Gülen Cemaati üzerine yoğunlaştırdı. Operasyonun ilk şokunun atlatılması ile Fenerbahçe camiası açısından sorunun da adı konmuş oldu: Fenerbahçe’yi ele geçirme operasyonu.

O gün hemen hemen eksiksiz tüm Fenerbahçelilerin iddiası şuydu: Ortada yapılmış bir şike varsa bunun tüm sorumluları eksiksiz ve ayrımsız cezalandırılsın. Ama futbolun tüm kirlenmişliğini Fenerbahçe üzerinden aklamaya çalışıyorsanız da buna izin vermeyiz…

Nitekim tüm bu dava süreci bir yıl kadar Fenerbahçelilerin yoğun çabasıyla Köprü yürüyüşünden, Silivri’ye, Çağlayan adliyelerindeki duruşmalara kadar hep bir iktidar karşıtlığı ve bunun karşısında da yoğun çatışmalarla sürdü gitti. Devlet her davada kalabalık grupları biber gazı, TOMA ve coplar ile dağıtabildi. Her dava salonda görülenin yanında dışarda da ayrı bir hesaplaşma ile sürdü gitti. Fenerbahçe camiasında yatan iktidar karşıtı canavar bu yolda uyandı ve yaşananların adını net olarak ortaya koydu: Cemaat Fenerle Başa Çıkamaz!

O gün cemaat olarak adlandırılan içinde iktidar partisini de barındıran bir güçtü. Fenerbahçe ve Türkiye futbolunun simge isimlerinden Lefter Küçükandonyadis’in cenazesinde Erdoğan’ın statta yaşadığı protestolar bu ayrılmazlığı göstermek açısından oldukça önemlidir.

Devletin intikamcı yapısı hemen o sezonun son maçında kendini gösterdi ki 12 Mayıs 2012 tarihinde oynanan Galatasaray maçından sonra ortada o kadar olayı doğuracak sebep yok iken ortalık bir anda savaş alanına döndü ve onbinlerce insan ayrımsız biber gazı ile provoke edildi. (Yaşananlar sanki Gezi olaylarının provası gibiydi.)

Aziz Yıldırım’ın tahliyesine kadar geçen bir yıllık sürede Fenerbahçe camiası çok yol aldı, iktidar ile arasına çok mesafe koydu. Bu süre tam bir uyanmaydı.

Ayağa kalkma

Aziz Yıldırım’ın tahliyesi sonrası camia yelkenleri suya indirmiş gibi gözükse de Gezi süreci esasında uyanmış camianın ayağa kalkması için bir nedene ihtiyaç duyduğunu gösterdi. 3 Temmuz’un uyandırdığı hiç te hesapta olmayan bir kitle bir anda Gezi sürecinin aktörlerinden bir tanesi oluyordu. Dışardan bakanlar için anlaşılması zor gözükse de olayları takip edenler için beklenen bir katılımdı bu. Daha Gezi olayları yaşanmadan kısa bir süre önce Kadıköy’de taraftarlar(tesadüf ki bir önceki sene gibi yine 12 Mayıs ve yine Galatasaray maçı) Reyhanlı’da yaşanan patlamanın sorumluluğunun hükümette olduğunu görmüşler ve maçtan önce büyük bir katılımla bu durumu protesto etmişlerdi. Her ne kadar Fenerbahçe başkanı Başbakan’dan önce bu protestocuları terörist diye yaftalasa da bu durumu kimse takmamış aksine daha da öfkeye neden olmuştur.

31 Mayıs günü kopan Gezi olaylarında Fenerbahçelilerin yoğun katılımının okumasını bir yıl geriden başlatmak gerekmektedir. 3 Temmuz 2011’de başlayan uyanış 31 Mayıs 2013 ile ayağa kalkmaya evrilmiştir. 10 Temmuz 2011’de denenen ama yoğun polis saldırısıyla (Polisin ”gerekirse mermi kullanın” emrinin kayıtları internette rahatça bulunabilir) yarım kalan Boğaz Köprüsü’nden yürüyüş  o gece tamamlanmış ve şehrin iki yakası bir araya gelebilmişti. On beş gün boyunca gerek Gezi Parkı’nda gerekse Türkiye’nin değişik şehirlerinde Fenerbahçeliler aktif olarak görev almış ve taraftarlık kimliklerinin artık farklı bir anlam kazandığını sokakta bizzat yaşayarak görmüşlerdir.

Çatışmaların yoğun yaşandığı Taksim Beşiktaş hattı kısa sürede Kadıköy hattına kaymış ve burada 3 Temmuz’un yarattığı direnç ete kemiğe bürünmüştür.

Liglerin başlamasıyla beraber sokaklarda sönümlenen protestolar bir anda stadyumlara taşmış ve Kadıköy protestoların sayılı merkezlerinden biri olmuştur. Özünde çok da yaygın yaşanmayan bu protest yapının sayılı köşe taşlarından biri de Şükrü Saraçoğlu Stadyumu olmuştur.

Yürüyüş… Ama nereye?

Ve geldik son ve içinde bulunduğumuz döneme. Yargıtay’ın Aziz Yıldırım hakkındaki kararı onamasıyla başlayan III. döneme. Bu dönemin en önemli özelliği yeniden yargılama süreci ve 2013 sonunda artık açıkca ifade edilen hükümet cemaat çatışması.

Hükümet Cemaat çatışması sonucunda yaşanan ve bir ucu emniyete öbür ucu da yargıya uzanan kriz beraberinde yeni olasılıkları da getirdi. Bu olasılıklardan bir tanesi de Özel Yetkili Mahkeme’lerin kaldırılarak buralarda görülen davaların yeniden ele alınmasıydı. Yargıtay’ın Aziz Yıldırım hakkındaki kararı onamasıyla beraber gündeme gelen bu yeniden yargılama olasılığı da Fenerbahçe camiası için ister istemez hükümet üzerinde bir baskı oluşturmayı da beraberinde getirdi. Aziz Yıldırım’ın aldığı cezaya rağmen ülkeye dönüşü ve bu dönüşün kalabalık bir taraftar kitlesi tarafından karşılanarak büyük bir protesto gösterisine dönüştürülmesi de bunun göstergelerinden birisiydi.

Artık Fenerbahçe camiasının uyanışından değil kanlı canlı ve de politik bir varlık olarak yürüyüşünden bahsetmek mümkün. Ama tam da burada arabaşlıkta sorduğumuz soruyu yinelemekte fayda var: Yürüyüş, ama nereye?

Bu noktada kafaları kurcalayan ve de karar verilmesi gereken, Fenerbahçe’nin çıkarlarına mı değerlerine mi yürüneceğidir. Çıkarlara doğru yapılacak bir yürüyüş ister istemez şu anki hükümet ile bir uzlaşmayı getirir ki tüm söyleminiz ve eyleminiz sizi Cemaat karşıtı konumlandırırken hükümeti hep bu süreçlerden ayrı tutmayı getirecektir.

Fenerbahçe’nin şu ana kadar ortaya koyduğu ve bir anda sportif bir özne olmadan politik bir kimlik olmaya doğru götürten süreç ise değerleriyle özdeşleştirdiği ve özünde şu andaki hükümetle çatışkan bir duruştur. Bu duruşun gerektirdiği ise şu ana kadar yaşanan herşeyin ayrımsız bir biçimde AKP-Cemaat bloğu tarafından gerçekleştirildiği yönünde olduğu ve bu bloğun hiçbir kanadıyla pazarlığa girilmemesi yönündedir.

Maalesef gelişmeler başta Aziz Yıldırım olmak üzere Fenerbahçelileri çıkarlar peşinde koşmaya götürmekte ve bu da değerlerden dirhem dirhem eksiltmektedir. Aziz Yıldırım’ın Erdoğan’ı camianın tepkisinden koruyan davranışları ve en son üstü kapalı da olsa cezai yaptırımlara karşı küfür kisvesi altında 34. Dakika protestolarını bastırıcı yaptırımları suyun ne tarafa doğru akacağının sinyallerini vermektedir.

Başta da söylediğimiz gibi Türkiye Futbolu temiz bir sistem değildir. Futbolu neresinden tutarsanız elinizde kalmaktadır. Bu pisliğin temizlenmesi için ayrımsız ve topyekün bir arınma gerekmektedir. Ne biri eksik ne biri fazla. Bu temizlenme simge kişilikler üzerinden ve yetersiz kanıtlarla yapılamaz.

Mücadele ve sol

3 Temmuz 2011 için Fenerbahçe camiasının miladı diyebiliriz. O güne kadar polisle yaşadıkları karşıtlıklar daha çok tribünsel meselelerle olurken (‘Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey’ pankartı ile yaşananı ayrı değerlendirmek gerek) o tarihten sonra ciddi politik karşı karşıya gelişler yaşandı. Her dava günü irili ufaklı yaşanan çatışmalar 12 Mayıs 2012 tarihinde resmen polisin bir intikam saldırısıyla karşılık buldu. Protestolar artık stadlardan meydanlara yansıdı, Bağdat Caddesi’nde düzenlenen protesto gösterileri, Kadıköy mitingi ve 1 Mayıs’lar stadyumların karşılayamadığı ve alanlara taşan Fenerbahçelilerin yeni meskenleriydi.

Gezi olaylarına kadar bu hareketler özellikle sol camiaların görüş açılarının hep dışında kaldı. Gezi, bu ülkede taraftarlık denen bir varoluşun gerçekte nasıl da politikleştiğini göstermesi açısından oldukça önemliydi. Nasıl ki 90’lar sonrası sol aydınlar futbola olan ilgilerini açığa çıkarttılar, Gezi’den sonra da sol taraftarları keşfetti diyebiliriz sanki. Ama halen Gezi’nin etkisi dışında, yani yedek bir güç olarak algılanmaktan öteye gitmemektedir.

Kulüp taraftarlığı genel toplumsal havadan ve politik varoluşlardan soyut değildir. Bu anlamıyla bu camiaların politik duyargaları sonuna kadar açıktır. Özellikle Fenerbahçe gibi camialarda bu tip politik yönelim dönemlerinde tek başına belli grupların seslenmesi yeterli olmayabiliyor. İş bu açılmış duyargalara kalıcı, samimi bir şekilde seslenmeyi gerçekleştirebilmekten geçmektedir. Sol yüzünü biraz da bu tarafa çevirebilirse hem buradan yükselen çığlığı görmek hem de yeterince kirlenmiş ve yozlaşmış bir düzene karşı çıkanlara destek vererek futbol ortamının sömürü çarklarına çomak sokulmasını sağlayabilir.


Tek başına bırakılan bu mücadelenin AKP ve Cemaat ile uzlaşmasını engellemek daha fazla dayanışma gerektiriyor. Yani en klasik tabirle maalesef kurtuluş yok tek başına…

Vamos Bien


11 Kasım 2014 Salı

La Liga'nın en kötü maçına gittik: Valencia - Athletic Bilbao




9 Kasım 2014 Pazar
Valencia: 0 - Athletic Bilbao: 0

Vizeniz varsa ve karşınıza çıkan promosyon biletler aklınızı çelecek kadar ucuz ise durmanın anlamı yok. Bilet-tarih-maç eşleşmesini en hızlı şekilde yapıp promosyon bitmeden uçaktaki yeri garanti altına almak ile başlıyor her şey. Bilet alımını yaptıktan sonra işin eğlenceli kısmı seyahat organizasyonunu gerçekleştirmek. Bunun için en azından iki ayınız olduğundan çok yaymadan ama alternatifleri iyi değerlendirerek bir organizasyon yapmakta fayda var.

İşte, bizim Valencia seyahati de böyle bir çercevede gerçekleşti. THY’nin dönem dönem yaptığı promosyonlarda 99-119 Euro arasında uçtuğu yerler olduğunu görünce hemen lokasyonları önümüze dizdik ve Torino’da Juventusu izlemek ile Valencia’da Valencia’yı izlemek arasında seçim yapmaya kaldı iş. Torino’nun mevsimsel olarak soğuk ve gezecek daha kısıtlı yer olmasından dolayı rotamızı Valencia’ya çevirdik ve bir rakı sofrası muhabbeti iki tık ile gerçek bir haftasonu seyahatine dönüştü.

Airbnb’den tam şehir merkezinde kiralanan uygun bir ev ve rentalcars’dan kiralanan çok ucuz bir araba ile seyahat için gerekli dört bileşenden üçünü sağlamış olduk. Dördüncü de gezinin gerçek amacına götürecek şey olan maç biletiydi.

İspanya'da Passolig yok la!
Haftalar öncesinden İspanya’da maç bileti kovalama pratikleri yaparak Valencia’nın çeşitli maçlarına hangi sitelerden bilet alındığını keşfetmiş olmanın rahatlığıyla gideceğimiz maç olan Athletic Bilbao maçından önce Mestalla’da oynan son maçı bekliyorum. Her bilet evdeki maçtan hemen sonra satışa çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına ama Bilbao maçının bileti bir türlü satışa çıkmıyor. Maç 9 Kasım Pazar. Maça altı gün kalmasına rağmen halen bilet satışa çıkmadı ve inceden bir telaş başladı derken biletler entrandas.com sitesinden satışa koyuldu. Biletix’den deneyimli parmaklar 2-3 browser denemeyle sınırlı sayıdaki yerlerden bileti almayı başardı. Tanesi 20 Euro’an Kuzey kale arkasındaki yerlerimizi de sağlama aldıktan sonra uçağın kalkacağı gün olan cumartesiyi beklemeye başladık. Bu arada internetten aldığınız bilete ne Passolig ne de benzer bir kart talebi var. Kredi kartınızla aldığınız bilete kişisel hiçbir bilgiyi verme durumuyla karşı karşıya kalmadan sahip olabiliyorsunuz. Bileti de mail adresinize gönderilen belgeyi basarak yanınıza alıp maça girebiliyorsunuz. Yani burdaki gibi bileti internetten al, Biletix gişesine git, kimlik kartı, kredi kartı eşleştirmesi yap, görevliye kendin olduğunu yalvar yakar anlat sonra da biletini al olayı yok. Mail, print ve maça git…

Sana geldik Valencia
Neyse, klasik bir THY yolculuğu ve 3.5 saat sonra Valencia havaalanına indik ve aracımıza kurulduk. Şehre çok yakın olan havaalanından kiraladığımız eve gitmemiz 15-20 dakikayı geçmedi gibi bir şey. Kiraladığımız ev eski şehrin tam göbeğinde, geniş ve rahat bir evdi. Oldcity denen bölge kafe, bar ve restoranlarla dolu turistik bir bölge. Ve cumartesi gece her yer tıklım tıklım dolu. Biz de bu kalabalığa kendimizi bırakıp çok mekan, az az ye-iç ekolüyle gece 03.00’de eve döndüğümüzde çokca içmiş olduğumuzun farkına anca varabildik. Valencia usülü Paella, şarap, bira, kalamar ana besinler olarak kalmak üzere değişik pek çok besini de bunların etrafına ekleştirerek geceyi tamamlamıştık.

Pazar günü maç günüyde ve günlük planımız önce Valencia stadı olan Mestalla’nın hemen yanında yer alan bit pazarını ziyaret etmek ve ardından da deniz kıyısına inmekti. Stada yaptığımız yolculuk çok uzun sürmedi ve bit pazarında yaptığımız gezinti ile tekrar yola koyulduk. Valencia bit pazarı Hamburg’un bit pazarı gibi değildi. Biraz hayal kırıklığı yarattı açıkcası.

Ve Akdeniz
Deniz kıyısına indiğimizde uzun ve geniş kumsal ile Akdeniz’in batı kıyıları karşımızdaydı. Kumsal kenarına sıralanmış restoranlardan birine oturup Sangria, kalamar, Paella üçlemesi ve dolgu yapan yiyecekler eşliğinde kumsal turumuzu bitirip arabayla Valencia’nın simgesi olan bilim müzesi panoromik turunu yaptık ve kendimizi hemen stadın yanına attık. Artık maça 3 saat kalmıştı ve stadın yanına gidip bira içme vaktiydi. Erken gidelim ki arabayı da park edecek yeri bulalım dedik ve kolayca yerimizi bulduk. Saat 16.00 ve stadın etrafındaki boşluk bizi şaşırtmadı değil. Sanki Passolig çıkmış ve kimse maça gelmeyecekmiş havası hakimdi. Resmi Valencia mağazası ve stadın etrafını tavaf işini yaptıktan sonra Mestalla’nın hemen yanında yer alan 2-3 bardan biri olan Manolo’nun barına oturduk. Manolo El Del Bombo İspanyol milli takımının meşhur amigosu. Bizdeki Amigo Biral gibi. Kendisi de barda.

Manolo El Del Bombo

Manolo Amigoluk yaparken
Erkenden stada
Maç saati yaklaştı ve saat 17.30 gibi etraf kalabalıklaşmaya başladı. Tam barın önü Curva Nord tayfanın toplaşma alanı. Gençler Curva Nord atkılarıyla geldiler ve biraz sonra stadın ön kapısına gelecek olan Athletic Bilbao otobüsünü beklemeye başladılar. Etrafta Bilbao formalı çok insan var. Valencia tribünlerinin tek grubu Curva Nord’un toplaşma yerindeyiz ama arada Bilbao formasıyla takılanlar da var. Şaşırtıcı. Derken bir gürültü kopuyor ve takım otobüsü geliyor. Ardından da Bilbao otobüsü. Ortalığı bir anda ‘Viva Espana’ marşı kaplıyor. Bilbaolular Bask ve Valencialılar da kendilerini İspanyol olarak görüyorlar ve gelen misafirlerini İspanya marşıyla karşılayarak bir nevi tepki ve portesto düzenliyorlar.

O anda az önce yağan yağmurun etkisiyle çok net bir gökkuşağı stadın üstünde bir köprü oluşturuyor ve ortaya çok şiirsel bir görüntü çıkıyor. Gökkuşağı sanki Valencia FC’nin renklerini de temsil ediyor. Nasıl diyeceksiniz? Ben size sorayım, Valencia FC’nin renkleri nedir? Yolda giderken aramızda sohbetini yaptık bizde ve her kafadan ayrı ses çıktı. Siyah-beyaz, turuncu-siyah, sarı-kırmızı, mavi-beyaz, hepsi?.. Kulübün renkleri konusunda bir netliğe kavuşamadan bu gökkuşağı sanki bize cevabı yapıştırdı gibi.

Gökkuşağı renkleri ile bezeli Mestalla
Gireceğimiz kapıyı önceden bulduğumuz için içeri girişimiz kolay oldu. Cebimizdeki fotokopileri basit turnikelerdeki barkod okuyan cihazlara okutup içeri girmek bir dakika sürmedi. Herhangi bir arama tacizine de uğramadan yukardaki yerimize doğru tırmandık ve tribündeki yerimizi aldık. Artık klasik oldu, yazmadan geçmeyelim; Maçın başladı ama stad halen boş ve 5. dakika dolarken stad da dolmaya başlıyor ve sonra full.

Curva Nord
Curva Nord karşımızdaki kale arkasında en alt bölümde. O tribün yaklaşık bin kişilik falan ve tamamen Curva Nord’a ayrılmış. Hemen kalenin arkasındalar. 90 dakika susmadan bağırdılar ve stad çok nadir eşlik etti. Adamlar az ama iyiler. Tezahüratları çoğunlukla bildik besteler ve hareketli ezgiler.  Tek şanssızlıkları maçta gol olmaması ve daha büyük bir coşkuyu paylaşmamalarıydı. Arada aşağıdan yukarı doğru bir kişiyi rock konseri misali eller üzerinde tribünde dolaştırmaları falan eğlenceli işlerdi. Bir de bulundukları tribünün esasında Nord değil de Süd olması da ilginç bir tezattı.

Maça gelince, Valencia bu haftaya kadar Real’in ardından ikinci olarak liderlik mücadelesine ortak olmuştu. Bilbao’da diplerdeydi. Ama maçta daha derli toplu bir Bilbao ve bal yapmayan bir Valencia vardı. Maç boyunca 1-2 organize atak dışında neredeyse pozisyonsuz ve de zevksiz bir maç izledik. Golsüz beraberlik ile stadı terkettik.

Mestalla
Stada gelecek olursak, Mestella stadı televizyondan gördüğüm kadarıyla bana hep ilginç gelmişti. İlginçliği, tribünlerin çok dik olmasıydı. İçinden bakınca bu diklik daha belirgin hale geliyor. Üç tribünün üstü açık ve üzeri kapalı olan tribünden daha yüksek. (Bizim gibi şansınıza yağan yağmur düşerse üzerinin açık olması işinize gelmiyor.) Deplasman tribünü bizim bulunduğumuz tarafta ve güvenlik önlemi öyle abartılı boyutta değil. Stadın dışına Valencia’nın efsane futbolcularının resimleri ve Valencia’nın kazandığı şampiyonlukların olduğu büyük posterler asmışlar. Dışardan etrafını dolaştığınızda Valencia’nın başarı tarihini de gördüğünüz bir açık hava müzesini gezmişsiniz hissine sahip oluyorsunuz.

Mestalla 55.000 kişilik

Atkıcılar olmazsa olmaz

Stadın dışından Valencia FC'nin tarihini takip etmek mümkün
Maçın ardından stadın yanında kurulmuş fanzone’da biraz vakit geçirip soluğu tekrar Oldcity’de alıp ertesi gün uçak kalkana kadar bira-etrafta dolanma ritüellerimizi devam ettirdik.

Valencia’da maç deneyimi açısından bir değerlendirme yapacak olursam, stadın dolu olması güzel bir ortam için gerekli zemini hazırlıyor fakat maç havasını solumak açısından alıştığımız maç günü görüntülerini ya görmüyoruz ya da çok kısa bir süre sürüyor. Maç, insanların vakit geçirdiği, sosyalleştiği bir etkinlikten çok sadece bir spor karşılaşması etkinliği havasında görülüyor. Tutkudan çok seyir eylemi daha hakim. Bu da benim gibi tutkuyu ön planda tutan futbol taraftarları açısından tercih edilecek bir şey değil gibi. Kötü mötü ama en nihayetinde bir La Liga mücadelesi. Şansızdık belki de.


Valencia'da ne var?
Şehir olarak da Valencia bulunduğu sahil ile bir yaz şehri. Şehrin tarihi dokusu, mimarisi klasik bir Akdeniz şehri yapısında. Gezecek yer olarak baktığınızda müzeler, tarihi yerlerle dolu bir şehir değil. Sanat ve Bilimler Sitesi denen kompleks sonradan şehre kazandırılmış bir alan ve burada müze, akvaryum gibi merak edenlerin göreceği kimi şeyler mevcut. Bir diğer alan da şehrin içinden geçen ama sık sık taştığı için yatağı değiştirilen nehrin yeşil alan yapılmış hali. Bunlar dışında sokaklar, cafeler, restoranlar, barlar…