6 Kasım 2015 Cuma

Tribünde Yalnız Olmak 8


Uzun zamandır uğramadığımız bir başlık: Tribünde Yalnız Olmak. Dün gece (5 Kasım 2015) Almanya'da oynanan Dortmund - Kabala maçında deplasman tribününde bulunan tek Azeri taraftar. Halal olsun qardaş.

27 Ekim 2015 Salı

Telepati ile mi propaganda yapalım?



23 Ekim 2015 - Jiyan.org (Jiyan.org'a erişim yasağı olduğu için yazıyı buraya da koydum.)

7 Haziran seçimleri için HDP gönüllülerinden oluşturduğumuz bir grubumuz var. Grubumuzun amacı sabah 7.00 ile 10.00 arası işe gitmeden önce Kadıköy ve civarının önemli noktalarında işe gidenlere yönelik seçim çalışması yapmak. 10 ila 15 kişi arasında ve işe gitmeden önce başka gönüllülerin de arada uğradığı ve kendi disiplini ile çalışan keyifli bir grup. Ağırlıklı olarak Ünalan’da bulunan metrobüs girişi, Kadıköy İskelesi ve Söğütlüçeşme metrobüs duraklarında yaptığımız çalışma ile 1. Bölge’nin sabah işe giden kesiminin bir bölümüne ulaşmayı kendimize hedef edinmiştik. 7 Haziran öncesi on binlerce kişinin geçtiği bu güzergahlarda on binlerce bildiri dağıtıp binlerce insanla yüzyüze konuşmalar gerçekleştirmiştik.

1 Kasım için de bir kez daha ekibimizi topladık ve bu hafta ortası itibari ile çalışmalarımıza yeniden başladık. 1. Bölge 4. sıra milletvekili adayımız Serpil Kemalbay’ın da bizzat sabah dağıtımlarına katılımıyla çalışmalarımız yoğun yağmura rağmen sürmekte. Ancak bugün yaşadığımız olayla, gittikçe sınırlanan propaganda imkanlarımızın sonuncusunun da elimizden alınmaya çalışıldığına şahit olduk. Yaşanan olayı kısaca anlatmak gerekirse; bugün oldukça önemli gördüğümüz Ünalan metrobüs girişinde sabah çalışmamızı yapmak üzere saat 7.30’da buluşmuştuk. Bu ulaşım noktasını önemli görüyoruz zira sabahın bu diliminde insanlar nehir misali buradan metrobüslere binmek üzere güldür güldür akıyor. Burada geçirilen iki saat hem derdimizi anlatmak hem de doğrudan bir iletişim kurabilmek açısından bizim için oldukça önemli. Daha önce de yaptığımız gibi ses cihazımızı içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak ayarlayıp giriş ve çıkışlara yerleşerek propagandamıza başladık. İki saatlik çalışma sonunda elimizdeki bildirileri bitirdik ve içimizde bir işi tamamlamanın verdiği huzur ile artık işlerimize gitmek üzere toparlanıyorduk ki bir süredir bizi izleyen sivil polislerin yanımıza gelerek dağıttığımız seçim bildirisinin yasaklandığını ve tutanak tutacaklarını söylemeleri ile o duygu hemen dağılıverdi. (Artık birilerinin huzurunu nasıl kaçırmışsak iki dakikalık huzuru da çok görüyorlar.) Bize bu yönde gelen herhangi bir tebligat olmadığını ve ellerinde yazılı bir karar olup olmadığını sorduk ve Ağrı’da alınmış bir karar ile yüzleştik. Kısa bir soruşturma ile Ünalan’ın Ağrı’ya bağlı olmadığı konusundaki bilgimizi kesinleştirerek bu kararın Ağrı’da alındığını ve Ağrı’yı bağlayacağını bize burayı ilgilendiren bir kararlarının olup olmadığını sorduk. Bu arada HDP avukatlarını arayarak durum hakkında bilgi verip onların yönlendirmeleri ile polislerle tartışarak böyle bir tutanağı imzalamayacağımızı söyledik. Avukatların yönlendirmesi ile tutanağa ve bu uygulamaya karşı resmi bir itirazda da bulunmak üzere 1. Bölge Seçim Koordinasyonundan Tülay Korkutan Üsküdar Emniyet Müdürlüğü’ne geçti. HDP’nin görevlendirdiği avukatlar da gerekli müdahalelerde bulunmak üzere hemen Tülay’ın yanına ulaştılar. Avukatlardan aldığımız ilk bilgi savcının ifade için Kartal’a çağırdığı oldu. Kartal Adliyesi’nde savcının ‘Yasadışı Örgüt Propagandası’ ile suçlamasına karşın arkadaşımız serbest bırakıldı ve hemen propaganda faaliyetlerine geri döndü.


Çok ilginç bir seçim dönemi geçiriyoruz. Seçim süreci en genel anlamıyla propaganda sürecidir ve çeşitli kanalları kullanarak düşüncelerinizi, vaatlerinizi, eleştirilerinizi insanlara aktarır, onları ikna ettiğiniz ölçüde kendinize oy toplamaya çalışırsınız. Nedir bu kanallar? Yazılı, işitsel, görsel medya, sokaklar, meydanlar, duvarlar. Bir parti düşünün ki yüksek barajları aşmasına rağmen sessiz bir mutabakat ile ulusal ölçekte yayın yapan gazete, radyo ve TV kanallarının hiçbirisinde kendini gösterme imkanı bulamasın. Devletin resmi kanalları milyonlarca oy alarak meclise girmiş bu partiye hayalet muamelesi yapsın. Mitingleri bombalansın ve insanların zarar görmemesi için kendi mitinglerini iptal etsin. Seçim büroları yakılsın, kurşunlansın. Seçim stantları faşistlerin ve polislerin saldırılarına maruz kalsın. Ve en son derdini anlattığı iki sayfalık bildiriler bile yasaklanmaya çalışılsın. El insaf yahu! Ne yapalım? Telepati yöntemiyle mi propaganda yapalım?

20 Ekim 2015 Salı

Dergi Yazıları: Karşı olmaktan değiştirmeye geçiş -1

Futbolda Özyönetim olur mu?


Toplumsal Özgürlük - Eylül/Ekim 2015

Taraftarlık varoluşuna şöyle bir adım geriye çekilerek bakacak olursak genel durumu birkaç evre toparlayarak daha net görebiliriz. Burada bahsedilen örgütlü taraftarlık durumu elbette. Bundan 10-12 sene evveline kadar genel taraftarlık durumundan bahsederken politikadan çok söz edemezdik. Birkaç istisna dışında taraftarlığın genel örgütlenmesi daha çok apolitik bir zeminde gerçekleşmekteydi. Gerçi bu apolitik zeminin de kendine göre bir politik yapısı mevcuttu. İşte tam da bu mevcutun dışına çıkma isteği ve eylemi bundan yaklaşık 10 sene kadar önce başladı ve hızla yayılarak pek çok bağımsız, politik taraftar grubunun oluşmasını da beraberinde getirdi. Kısa sürede tribünler çeşitli dozajlarda politik varoluşlar ile dolmaya başladılar ve bu genel etkilenimin en üst noktası da Gezi Direnişi günlerinde kendini dosta düşmana gösterdi. Bu, belki de en tepe noktasıydı ve o taraftarlık hareketinde herhangi bir örgütlenme ve ortak hareket etme bilincini yerleştirmeden o günler geçti gitti.

Passolig içeri taraftar dışarı
Gezi sonrası ise uzun zamandır gündemde olan bir uygulama hayata geçirildi: Passolig. Bu uygulama ilk başlarda belirli bir refleksin sonucunda direnç ile karşılaşmış olsa da şu an o direnç kırılmaktadır. Devam eden hukuki süreç örgütsüzlüğün getirdiği zayıflık ile gerekli toplumsal baskıyı oluşturmaktan her geçen gün uzaklaşmaktadır. Çok az bir grubun inatla sürdürdüğü mücadele de yalnızlaşmakta ve boğulma durumu ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Passolig uygulamasına direnç geliştiren muhalif taraftar gruplarının büyük çoğu şu an stat dışındadırlar ve her geçen gün varlık yokluk ikileminde hızla erimektedirler.

Bu gerileyiş dönemi her muhalif taraftar grubu için kendi örgütlülüğü ile birlikte hayata aynı yerden bakan diğer gruplar arası ilişkileri de bir gözden geçirmeyi dayatmaktadır. Bu dayatma tam da bir önceki paragrafın sonunda ifade edilen varlık/yokluk durumundan kaynaklanmaktadır.

Bakış açısı değişir mi?
Tam da bu noktada belki de başka bir bakış açısıyla hayata bakmakta fayda vardır. Tüm muhalif taraftar gruplarının ortaklaştığı en belirgin nokta hepsinin ayrımsız sporun ticarileşmesine ve endüstriyelleşmesine karşı olmalarıdır. Hemen hemen bütün gruplar kendilerini bu duruma karşı yapılandırmışlar ve bu konuda pek çok söylem üretmişlerdir. İşte tam da bu noktada ‘karşı olmak’ durumundan karşı olduğu durumu değiştirmeye doğru bir adım atmak bu grupların yaşamsal sorununu çözecek bir yönelişe evrilemez mi?

Her muhalif taraftar grubuna soruyu şöyle sormak gerekir: Kulübünüzün yönetimini taraftar grubunuza verseler nasıl bir kulüp oluşturursunuz?

Bu sorunun sorulması ve verilecek cevaplar dünyanın pek çok yerinde varolan taraftarların kulüp yönetimlerine katılması veya bizzat taraftarlar tarafından kurulan kulüp tartışmalarının tohumlarını bu topraklara atmış olur. Artık miadını doldurma aşamasına gelmiş muhalif taraftarlığın bir üst aşamaya geçmesi için şu an en uygun zamanmış gibi gözükmektedir. Aksi durum zaten her geçen gün yok olmayı da beraberinde getirmektedir. Özyönetim için çok geç olmadan konuşmaya başlamakta fayda var.

Dergi Yazıları: İlk yarı sonucu:

Passolig:1 Taraftar:0



Siyaset Gazetesi - Ağustos 2015 - Sayı: 27

Passolig ile taraftarların karşı karşıya geldiği mücadelenin ilk yarısı Passolig’in üstünlüğüyle kapandı. Gözler şimdi ikinci yarıya çevrildi. İlk yarıyı kısaca bir değerlendirerek ikinci yarının başlamasını bekleyelim isterseniz.

İki güç arasındaki mücadelede saha ve hava şartları tam da taraftarların oyuna istediği gibi hükmedeceği şekildeydi. Passolig yüksek bütçeli kadrosu, parlak formaları ve  arkasında büyük medya desteğiyle sahaya çıktığında takımın pek hoş karşılandığı söylenemez. Taraftarların ise altyapıdan yetişen yetenekleri ve toprak saha görmüş ayakları ile daha bir takım ruhunu yansıtan bir duruşları vardı. Bir yanda arkasında her tür ekonomik desteği bulan bir Passolig diğer yanda arkasında kitle desteğiyle taraftarlar. Maçın başlaması merakla bekleniyordu.

Ve maç başladı.
İlk düdükle beraber sahada daha dik duran taraftarlardı. Passolig, soldan, sağdan ve ortadan gelen atakları savuşturmakta oldukça zorlanıyordu. Bu ataklar ister istemez hataları da beraberinde getirdi. İlk dakikalarda görülen, taraftarların daha arzulu ve yırtıcı oyununa karşılık Passolig’in sonuçsuz çabasıydı. Tribün desteğinden de yoksun Passolig’i destekleyen tek tribün basın tribünü gibi gözüküyordu.

Dakikalar ilerledikçe taraftarların atakları seyrekleşmeye ve oyunda denge tutturulmaya başlandı. Taraftarların önce sağ kanadı çöktü. Ataklar artık orta ve soldan gelişiyordu ki Passolig’in parlak ve dünyaca ünlü transferlerini oyuna sokmasıyla birlikte taraftarlar ortadan da atak geliştirmekte zorlanmaya başladı. Bir tek sol kanat diri kalmıştı ama buradan gelişen ataklar da oldukça cılızlaştı. 

Ve maçın ilk yarısı Passolig’in 1-0 üstünlüğüyle sona erdi.

Gol ne zaman mı yendi?
Taraftarların Passolig ile mücadelesi bir maç olsa kabaca bu şekilde anlatılırdı herhalde.  Mücadelenin ilk dönemi fiili olarak bir yıl sürdü ve umutlu, dirençli başlayan süreç dönem içinde kırılmalar ve teslimiyetler ile Passolig’in büyük bir kesim açısından kabulüyle sonuçlandı. Sokakta başlayan tepkilerin yasal zemine taşınması ve olayın esastan Anayasa Mahkemesi’ne taşınması bir yandan umutları arttırsa da diğer yandan da direnci kırarak mahkemenin alacağı olumlu bir karar sürecini beklemeye evrildi. Fakat bu evriliş sokak tepkisini sönümlendirerek sessiz bir teslimiyetin sebebi oldu. Seçim döneminde HDP ve CHP’nin Passolig karşıtı söylemleri de taraftarlar arasında heyecan yaratmış olsa da bütün süreç mecliste verilecek önergeler ve Anayasa Mahkemesi kararına düğümlendi kaldı.

Şu an bir sene önceye nazaran taraftar gruplarının büyük bir bölümü Passolig’lerini almış ve yelkenleri suya indirmiş durumdadır. Passolig almayan nadir gruplar ise tribünün sol duyusunu içinde barındıran muhalif tribün gruplarıdır. Bu grupların ilkeli tavrı halen Passolig’i boykot noktasında olsa da süreci evriltme ve bir harekete çevirme anlamında çokça çabayı içinde barındırmamaktadır. Ankara ve İzmir merkezli dayanışma dernekleri İstanbul ayağında Passolig ve kulüp yönetimleri ile işbirliği içinde olan kimi bileşenler tarafından baltalanmış ve taraftar hareketinin merkezi (sayısal yoğunluk anlamında) bu süreçte başarılı bir sınav verememiştir.

Bu başarısızlığın yanında genel olarak taraftar gruplarının yapısının devlet karşısında teslimiyetçi niteliğinin öne çıkması da sürecin yenilgiyle sonuçlanmasının sebeplerinden birisi oldu. Muhalif taraftar gruplarının ses çıkartmaya ve sürekli tepki vermeye çağıran çağrıları ana taraftar grupları tarafından pasifize edilerek bu gruplar yanlızlaştırılmış ve sürecin dizginleri Passolig’in denetimine geçmiştir.

Geçen senenin bomboş tribünleri yapılan parlak transferler ve açılan yeni statlar ile yerini yavaş yavaş sistemin kabulüne bırakmaktadır. Mesele şu an sokaktan adliye koridorlarına taşınmıştır ve buradan çıkacak sonuç ne olursa olsun taraftar hareketi (muhalif gruplar dışında) genel olarak teslimiyetçi bir karaktere doğru yelkenlerini şişirmiştir. Taraftar grupları zayıf ama gelişme potansiyeli taşıyan bağımsız yanlarını Passolig karşısında iyice törpülemişlerdir. Bu gruplar bağımsız taraftar hareketi açısından miadlarını doldurmuşlardır. Artık yeni bir şeyler yapmak zamanıdır.

9 Ekim 2015 Cuma

Renkleri sorun olmasa Lecce’de yaşanır...






US Lecce: 0 – Calcio Catania: 0
3 Ekim 2015 Cumartesi

Yine ucuz bir bilet bulmuş ve uzun zamandır İtalya’nın görmek istediğimiz, pek de turistik olmayan bir bölgesine gitmiştik. THY’nin Bari uçuşlarına başlaması ve bu uçuşlara süper bir promosyon yapması ile (gidiş dönüş, şarap, yemek dahil kişi başı 235 TL) Puglia bölgesi ve Lecce’yi de görme fırsatı ayağımıza kadar geldi. Tabii Mayıs sonunda alınan uçak biletlerinin Ekim başı olması bizim gibi futbol hacıları için biraz ızdırap dolu olabiliyor. Daha bir sezon bitmeden öbür sezonun maçlarına bakma imkanı pek olmuyor haliyle J Bari – Lecce gezi planımızı yapmak için yaz aylarının fikstür çekilen dönemlerini bekliyoruz ama nafile. İtalyan Futbol Federasyonu liglerin başlamasına kadar ya fikstürü çekmiyor ya da çekilen hiçbir yerde açıklanmıyor. Elimizde iki seçenek. Ya Bari ile Serie B ya da Lecce ile Serie C maçı izleyeceğiz. Serie C tercih sebebi ama Lecce’nin renkler bana gelmiyor.

Neyse, İtalyan ligleri başlamadan çok kısa bir süre önce Serie B Fikstürü açıklanıyor. Bizim gittiğimiz tarihlerde Bari deplasmanda. Fakat Serie C halen yok. Bir kaç gün sonra ilk Serie C maçları açıklanıyor ama gerisi yok ya da ben bulamıyorum. En azından sıralama doğru ise Bari deplasmanda oynarken Lecce’nin evinde olma olasılığı açıklanan maçlara göre hayli yüksek. Biz planlarımızı buna göre yapmaya başlıyoruz.

Catania’nın deplase tayfasıyım
Seyahat tarihinden iki hafta önce Lecce’nin evinde Catania ile oynayacağını öğreniyorum. GENE Mİ CATANİA!  Pes vallaha. Kemik deplase tayfa dışında Catania deplasmanlarını en çok ben takip etmişimdir herhalde. ‘Seninleyiz Catania. Roma’da, Lecce’de, Serie A’da Serie C’de’ diye bir pankart yapsam mı acaba? Bu arada Catania da fena düşmüş.

Üçüncü lig filan demeden biletimizi ayarlayalım diyoruz ve internetin derinliklerine iniyoruz ama sonuç elde edemiyoruz ve ‘amaaan, dışarda kalacak halimiz yok herhalde’ deyip kendimizi futbol tanrılarının eline bırakıyoruz. İnternette stadın yerini filan belirleyip en azından kaybolma riskini ortadan kaldırıyoruz.

Lecce’ye vardığımızda saat 15.00 ve maç da 17.30’da idi. Kiraladığımız evin sahibine maça gideceğimizi önceden söylemiştik ve şaşkınlığını hem e-mail'de hem de orada canlı canlı yüzümüze belirtti: Lecce Serie C’de biliyor musunuz? ‘Yahu kaliteli maç izlemek istesek Milano’ya, Roma’ya filan giderdik’ diyoruz ve stadın bir tarifini de ondan alıyoruz. Hava kapalı, yağdı yağacak. Ev sahibi bize hangi tribünün kapalı olduğunu anlatıyor ama bizim Curva Nord’a gitmek istediğimizi duyunca pes ediyor ve dikkatli olun diyor. ‘Ultras mısınız?’ sorusu derdimizi anladığının işareti. Bize uzattığı Lecce atkısını nazikça geri çeviriyoruz. Adama bak, takmamız için bize sarı kırmızı atkı veriyor. Sonra sihirli soru aklına geliyor ve Fenerbahçe cevabını alınca özür diliyor. Halden de anlıyor J Kiraladığımız arabaya atlayıp kendimizi Stadio Via Del Mare yollarına atıyoruz.

Stadı bulmak zor olmuyor keza her yerde ‘Stadio’ diye yol tabelaları var. Burada bir parantez açayım. İlginçtir, Lecce-Bari ve çevresini arabayla 5 gün turladık. Gittiğimiz yerlerin hepsinin bir takımı var ve büyük ya da küçük olması pek önemli değil, çoğu mahalli Serie D’de oynuyor ve nereye giderseniz gidin mutlaka yol tabelalarında bu ‘Stadio’ya rastlıyorsunuz. Yani gittiğiniz kasaba da olsa büyük şehir de olsa stadı bulmak çok kolay dedikten sonra parantezi kapatıyorum.

Stadio Via Del Mare
Arabayı ev sahibinin de dediği gibi herkesle beraber yol kenarına bırakıyoruz ve değnekçi tipli birilerine cepteki bozukluk kuruşları verip stada doğru yürümeye başlıyoruz. Hemen biraz ötede yol kenarında kalabalık toplanmış Ultras Lecce tayfası demleniyor. Hepsi siyah giyinmiş ve oldukça İtalyanlar. Onları geçtikten sonra stadın yanındaki gişelere yöneliyoruz. Ufak bir sıra ve pasaportlarımızı uzatıyoruz. Curva Nord isteğimize hepsinin satıldığı cevabı geliyor. Kapalı ya da Maraton’a gitmek istemiyoruz, Curva Sud ver bari diyoruz. Adamın verdiği bilet Curva Nord! Sorgulamadan hemen kapıya yöneliyoruz. Bu arada bilet almak bu kadar sürdü ve fiyatı 11 Euro. Yandakilerden filan gördüğüm kadarıyla kulüp üyesi olanlar 9 Euro’ya aldılar biletleri. Kağıt bilet kokusu gibisi yok vallaha J




Stadın dışında demir parmaklıklar ve orada biriken insanlar ve buradan geçtikten sonra turnike kapısı kuyruğu. Bu iki bölümde kuyruk ve polisin herkesi süzen sert bakışları. Dışardaki kapıda beklerken 5-6 kişilik bir Ultras grubu ellerinde kolilerle geliyor ve kapılar onlara açılıyor ve kolileri rahatça içeri sokuyorlar. Koliler bayrak dolu. Sokmakta bir sıkıntı yaşamıyorlar. Derken biz de turnikeye geliyoruz ve biletimizi kendimiz okutup giriyoruz içeriye.



Curva Nord’a şöyle dışardan bakıyoruz. Eski bir stat. Etrafı açık alan. Bizim statlar gibi 7 gün kullanım amaçlı dükkanlar filan yok. Bildiğin eskiden burda da olan maç günü dışında hüzünlü bir boşluğu olan yapılardan. Özlemişiz vallaha. Merdivenleri çıkarken büfeden birasını alanları görüyoruz.



Ve stadın içi
Curva Nord dolu. Orta kısım Ultras Lecce. İki katlı tribünler. Eski Ali Sami Yen gibi. Zaten renkler de uygun, kendimizi Mecidiyeköy’de numaralının yanında yol tarafında hissediyoruz. Curva Sud açılmamış. Orada sadece Catania deplase tayfası var. Azlar ama sesleri geliyor. Üstleri çıplak ve ilk yarı boyunca da öyle kaldılar. Ufak pankartları, arada yaktıkları meşaleleri ile tam bir deplasman tayfası.

Ultras Lecce oldukça coşkulu. Curva Nord’u yönetiyorlar ve 90 dakika susmuyorlar. Bu 90 dakika boyunca da bayraklar sürekli sallanıyor. Evet, içeri bayrak sokmak sorun değil. Herkes bayrağıyla gelebiliyor ve karışan yok. İçerde polis namına bir şey yok. Güvenlik kulübün kendi güvenliği ve onlar da profesyonel güvenlik değil. Stadda skorboard yok. Ya da tamiratta, bilemedim.




Maça gelecek olursak, ilk yarı oldukça sıkıcıydı. Lecce’nin 9-10 ve 11 numaraları oldukça vasatlar ve takımı resmen sabote ediyorlar. İkinci yarı takım biraz daha hareketlendi ama sonuç almada etkili olamadılar. Maç da başladığı gibi bitti. Geçen senenin Valencia maçından sonra Lecce de bu kısırlığa ortak oldu. Olsun, neyin nerede karşımıza çıkacağı belli olmaz, hayat bu. Bir hafta önce Kartalspor stadında Amedspor maçındayken bir hafta sonra Lecce’de Stadio Via Del Mare’deyiz. Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

Bu arada Lecce çok güzel bir şehir. Bu konunun yazısı başka ama keşke renkleri başka olsaydı :)

28 Eylül 2015 Pazartesi

'Ah keşke St. Pauli İstanbul'a gelse...'

Elimizde Amedspor var, olmaz mı?


Kartalspor: 3 - Amedspor: 1



Adettendir, fikstürler açıklanınca büyük maçlara filan bakılır. Bir de takip ettiğin takımların şehre ziyaret maçlarına. Amedspor da takip ettiğimiz bir takım. Tribün grubu çok eski değil ama çabaları çok tanıdık. Şehre geliş tarihleri de müsait ve de bizim yakaya geliyorlar. Üstelik de tribününü yakından takip ettiğimiz ve dostlarımız da olan Kartalspor'a. Bu fırsatı kaçırmamak lazım dedik ve yollara döküldük.

Yazının başlığına sonra değineceğim. Şimdilik günün özeti: Amedspor’un geleceğini öğrendiğimizde ufak bir organizasyon yapıp yönümüzü Kartal’a çevirdik. Sabahın seller götüren havası bir anda Temmuz sıcağına döndü ya aklımıza 2015 Newroz’unda Amed’deki güneş açan sahne gelmedi değil J Neyse, ekibin buluşması, bilet işinin çözülmesi derken Kartalspor tribünlerinden dostlarla muhabbet ile beraber Yeldeğirmeni Dayanışma’dan arkadaşların da gelişiyle stada doğru yöneldik.

Misafir tribün girişinde cepteki bozuklukları eritirken şahit olduğumuz durum çok tanıdıktı ve tanıdık olunca ister istemez kendinizi işin içinde buluveriyorsunuz. Evet, Barikat grubu Diyarbakır’dan otobüsle gelmiş ve pankartları 24 saat önce getirilmediği için tribüne sokulmuyordu. Pek çok tribünde içeri sokulması dert olan pankart burada grubun ismiyle beraber iki katı zorlaştırılmış bir dirençle karşılaşıyordu. Spor Büro’nun insanın yüzüne gülen ama gülüşündeki anlamı gözlerinden okuduğumuz amiri ortamı sakince sertleştirmek için tüm yetkisini gözler önüne sererek ‘büyük’ bir zafere imza attı.

İçeri geçtiğimizde maç başlamak üzereydi. Kartalspor’un misafire ayrılan Maraton tribünü sahayı görmek için çok çaba sarfetmeniz gereken bir yapıya sahip. Bu açıdan maçın detayları üzerine çok bir şey beklemeyin bu yazıdan. Tribünsel olarak ise öncelikle Barikat Grubu’na helal olsun. Çok zor şartlarda tribüncülük yaparak bir grubu var etmeye ve bir takımı desteklemeye çalışıyorlar. Özgün besteleri ile sahaya seslerini duyuruyorlar. İçinde, artık şehirle özdeşleşmiş ‘direnç’ kelimesi geçmeyen neredeyse hiç besteleri yok ki bu kelime takım için de sahadaki ruhu tanımlıyor. Şartlar her yandan direnmeyi zorunlu kılıyor. Bu anlamı ile sahada oynanan oyun da yaşam mücadelesinin bir parçası. Yani kendi başına politik. Üzerine ekstradan politik sos dökmenize gerek yok. Dökseniz de aynı tadı vermiyor. Bu noktada da Barikat’ın işi iki kat zorlaşıyor ki, tribüne gidince bunu da çok net anlıyorsunuz. Bu noktaya birazdan döneceğim.



Amedspor tribünü çok genç. Bu gençlik hem bir avantaj hem de dezavantaj. Avantajı enerjisinde. Dezavantajı ise, tribün her anlamda çıkan sorunları çözüme kavuşturmak için yaşını almış bir kitleye ihtiyaç duyar. Eminim Amed’de böyle değildir ama deplasmanda böyle olması biraz sıkıntı. Dersimsporluların desteği de gözden kaçmadı.

Beste üretme işinde fena değiller ve zaman geçtikçe daha oturacak gibi. ‘Diren ha Diyarbekir diren’ oldukça popüler. Ve her popüler olan şey gibi kitle tarafından hemen tüketilmek isteniyor. Ama Barikat’ın tribüncü refleksi ve direnci bu noktada gelenek yaratma adına oldukça önemli. Besteyi her zaman yaptıkları gibi maçın sonuna kadar söyletmiyorlar. Sadece onu söylemeye gelmiş ve tribünü bu noktada ateşlemek isteyen seyircilere inat. Bu inat oldukça anlamlı. Çünkü böyle inatlarla tribününüzün bir geleneği oluyor. Setten bu tip seyircilere sürekli müdahale ediliyor ve haklılar da. Diğer besteleri de en az onlar kadar coşkulu, tanıdık ve direnç dolu. Neden onları da aynı coşkula söylemiyorlar? derken benzer bir uyarı yapılıyor: Siz sadece bunu söylemek için mi geliyorsunuz tribüne?

Setten uyarı demişken, Barikat’ın tribüne müdahaleleri oldukça yerinde ve etkileyici. Hele küfür konusunda oldukça netler ki görmelisiniz. Bireysel edilen küfürlere bile uyarı yapılıyor. ‘Bu tribün Amedspor tribünüdür ve şehrimizi temsil ediyor. Amed’e yakışan şekilde burada bulunacağız ve küfür kesinlikle edilmeyecek. Küfür eden bizden değildir. Buraya analarımız, bacılarımız da geliyor.' Bunda Mor Barikat isimli kadın taraftar grubunun varlığının da etkisi olduğu gözlenmiyor değil :)



Çok kısa bir süre Kartalspor tribünlerinden yükselen ve hemen tribünün arkasındaki Ülkü Ocağı’ndan da yankısını bulan yönelişe Amedspor tribününden politik karşı koyuşa ise tribün kendi içinde tepkisini vermekte gecikmedi. Tribün dilini oluşturma ve o dilden konuşma anlamında bu müdahale oldukça etkili ve önemliydi.  Benzer tepkiyi kendi tribününde Kartalspor’da koydu uzaktan gördüğümüz kadarıyla. Ve hemen ardından karşılıklı atılan ayrımcılık karşıtı ve kardeşlik vurgulu sloganlar işin rengini hemen belli etti.

Bu noktada Kartalspor tribünlerine de değinmek gerek. İçinden geçtiğimiz dönemin hassasiyetine uygun bir biçimde provokasyona izin vermeyen Kartalsporluları tebrik etmek gerek. Zaten bu yaklaşımın bir sonucu olarak Barikat da Kartalspor tribününü Diyarbakır’da ağırlayacağı günü beklediğini ifade etmiş. Umarız bu ağırlamayı yapacak bir ortamda olur rövanş.

Maç Kartalspor’un 3-1 galibiyetiyle bitti. Kısıtlı imkanlar ile gördüğümüz kadarıyla ortada bir maçtı.

Gelelim başlığa

İstanbul St. Pauli sevdalılarının oldukça fazla olduğu bir şehir. St. Pauli popülizmi neredeyse futbola sevdalı her solcunun damarlarında geziyor. Bu popülizmi yaratan en temel neden St. Pauli’nin kendini konumlandırdığı zemin. Ezilenden yana, hakça, adil bir dünya görüşünün vücut bulduğu bir spor kulübü St. Pauli. Dünkü maçtan çıkarken minibüs yolculuğunda düşündüm, acaba St. Pauli İstanbul’a bir maça gelse ne olurdu diye. Hakkaten ne olurdu? Günler, haftalar öncesinden pankartlar hazırlanır, biletler kovalanır, bağlantılar kurulur ve maç günü acayip mesajlar verilirdi dosta düşmana. Artık günlük kıyafetlerin ayrılmaz bir parçası olmuş kuru kafalı St. Pauli ikonları göğüsler gerile gerile giyilerek tribünlerden kardeşlik filan sloganları atılırdı herhalde. Benzer mesajları veren bir kulüp neden benzer tepkiler ile karşılanmaz insanda ister istemez merak uyandırıyor. Üstelik Deniz Naki gibi St. Pauli’nin bağrından kopup gelmiş bir değer de varken? Ah o popülizm yok mu? Yükselenler Çarşı, St. Pauli olurken alçalanlar dayanışma ve mücadele oluyor.




25 Aralık 2014 Perşembe

3 TEMMUZ’DAN BUGÜNE FENERBAHÇE

UYANIŞ, AYAĞA KALKIŞ, YÜRÜYÜŞ…


Redaksiyon Dergisi - Sayı:6 - Şubat 2014

Uyanış

En klasik tabirle Türkiye gibiydi Fenerbahçe camiası. İçinde bu ülkeye dair ne varsa barındırır, halk ne tarafa kayarsa o yöne doğallığında eğilirdi. Bir yanıyla Mustafa Kemal’in takımı diye övünülürken diğer yanıyla Erdoğan’ın kazandığı seçimi ‘Türkiye’ye yakışan Fenerli başbakan’ pankartıyla karşılardı. Ama tribün her zaman tribündü ve kendine has kültürü vardı. 90’ların hızlı sağcılaşma döneminde Kadıköy tribünlerine bindirilen Ülkücü kıtalara direnç gösteren ise yine tribünlerdi.

Ne olduysa 3 Temmuz 2011 günü oldu ve bir daha kapatmamak üzere gözlerini açtı koca camia.

O pazar sabahı bir tutukluluğa uyandı Fenerbahçeliler. Anlamadıkları ama başlarından aşağı kaynar kazanların boşaldığı bir sabaha uyandılar. Kulübe baskın yapılmış, başkan Aziz Yıldırım ve bazı yöneticiler gözaltına alınmıştı. Ortada dolaşan iddia kazanılmış bir şampiyonluğun şike ile elde edildiğine dairdi. O kadar çok şey yazılıp söyleniyordu ki kısacık sürede olayın şokunu yaşayan insanlar hiçbirşeyi mukayese edemez bir sersemliğe mahkum olmuşlardı.

Türkiye futbolunun kirli yapısını bilenler için sürpriz olmayan bir müdahaleydi ama yapının gerçekte temiz olan bir yanı da yoktu. İlk ayılma tam da o anda başladı. Fenerbahçe bu kirli sistemde bir parçaysa diğerleri neydi?

Bu düşünce, son dönem davalarını izleyenlerin deneyimleriyle birleşince yavaş yavaş yerini ikna olmaz bir anlayışa bıraktı. Ortaya atılan iddialar öncelikle Fenerbahçe taraftarı tarafından yeni sorular ve gittikçe altı boşalan iddialar haline geldi.

Fenerbahçe camiasının büyük kısmı tarafından sevilen ama herkesi de kapsadığını söyleyemeyeceğimiz başkan bu süreçte gösterdiği tutum ile bir anda lider pozisyonuna geçti. Ve tam da o anda Özel Yetkili Mahkemeler’in işleyiş biçimi kimseyi şaşırtmamak üzere Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah davalarında izlenen yollardan geçerek akla karayı, sapla samanı birbirine kata kata bilinçleri çorba etmek üzere organize bir çabaya girdi.

Yaşananları benzeştirerek yapılan operasyonun tüm parçaları kapsamaması kafalarda soru işaretleri oluştururken ÖYM’ler ve soruşturmayı sürdüren savcılar, ortaya muğlak ve belirsiz kanıtlar süren Emniyet Fenerbahçe camiasındaki ilgiyi de haliyle iktidar bloğu ve Gülen Cemaati üzerine yoğunlaştırdı. Operasyonun ilk şokunun atlatılması ile Fenerbahçe camiası açısından sorunun da adı konmuş oldu: Fenerbahçe’yi ele geçirme operasyonu.

O gün hemen hemen eksiksiz tüm Fenerbahçelilerin iddiası şuydu: Ortada yapılmış bir şike varsa bunun tüm sorumluları eksiksiz ve ayrımsız cezalandırılsın. Ama futbolun tüm kirlenmişliğini Fenerbahçe üzerinden aklamaya çalışıyorsanız da buna izin vermeyiz…

Nitekim tüm bu dava süreci bir yıl kadar Fenerbahçelilerin yoğun çabasıyla Köprü yürüyüşünden, Silivri’ye, Çağlayan adliyelerindeki duruşmalara kadar hep bir iktidar karşıtlığı ve bunun karşısında da yoğun çatışmalarla sürdü gitti. Devlet her davada kalabalık grupları biber gazı, TOMA ve coplar ile dağıtabildi. Her dava salonda görülenin yanında dışarda da ayrı bir hesaplaşma ile sürdü gitti. Fenerbahçe camiasında yatan iktidar karşıtı canavar bu yolda uyandı ve yaşananların adını net olarak ortaya koydu: Cemaat Fenerle Başa Çıkamaz!

O gün cemaat olarak adlandırılan içinde iktidar partisini de barındıran bir güçtü. Fenerbahçe ve Türkiye futbolunun simge isimlerinden Lefter Küçükandonyadis’in cenazesinde Erdoğan’ın statta yaşadığı protestolar bu ayrılmazlığı göstermek açısından oldukça önemlidir.

Devletin intikamcı yapısı hemen o sezonun son maçında kendini gösterdi ki 12 Mayıs 2012 tarihinde oynanan Galatasaray maçından sonra ortada o kadar olayı doğuracak sebep yok iken ortalık bir anda savaş alanına döndü ve onbinlerce insan ayrımsız biber gazı ile provoke edildi. (Yaşananlar sanki Gezi olaylarının provası gibiydi.)

Aziz Yıldırım’ın tahliyesine kadar geçen bir yıllık sürede Fenerbahçe camiası çok yol aldı, iktidar ile arasına çok mesafe koydu. Bu süre tam bir uyanmaydı.

Ayağa kalkma

Aziz Yıldırım’ın tahliyesi sonrası camia yelkenleri suya indirmiş gibi gözükse de Gezi süreci esasında uyanmış camianın ayağa kalkması için bir nedene ihtiyaç duyduğunu gösterdi. 3 Temmuz’un uyandırdığı hiç te hesapta olmayan bir kitle bir anda Gezi sürecinin aktörlerinden bir tanesi oluyordu. Dışardan bakanlar için anlaşılması zor gözükse de olayları takip edenler için beklenen bir katılımdı bu. Daha Gezi olayları yaşanmadan kısa bir süre önce Kadıköy’de taraftarlar(tesadüf ki bir önceki sene gibi yine 12 Mayıs ve yine Galatasaray maçı) Reyhanlı’da yaşanan patlamanın sorumluluğunun hükümette olduğunu görmüşler ve maçtan önce büyük bir katılımla bu durumu protesto etmişlerdi. Her ne kadar Fenerbahçe başkanı Başbakan’dan önce bu protestocuları terörist diye yaftalasa da bu durumu kimse takmamış aksine daha da öfkeye neden olmuştur.

31 Mayıs günü kopan Gezi olaylarında Fenerbahçelilerin yoğun katılımının okumasını bir yıl geriden başlatmak gerekmektedir. 3 Temmuz 2011’de başlayan uyanış 31 Mayıs 2013 ile ayağa kalkmaya evrilmiştir. 10 Temmuz 2011’de denenen ama yoğun polis saldırısıyla (Polisin ”gerekirse mermi kullanın” emrinin kayıtları internette rahatça bulunabilir) yarım kalan Boğaz Köprüsü’nden yürüyüş  o gece tamamlanmış ve şehrin iki yakası bir araya gelebilmişti. On beş gün boyunca gerek Gezi Parkı’nda gerekse Türkiye’nin değişik şehirlerinde Fenerbahçeliler aktif olarak görev almış ve taraftarlık kimliklerinin artık farklı bir anlam kazandığını sokakta bizzat yaşayarak görmüşlerdir.

Çatışmaların yoğun yaşandığı Taksim Beşiktaş hattı kısa sürede Kadıköy hattına kaymış ve burada 3 Temmuz’un yarattığı direnç ete kemiğe bürünmüştür.

Liglerin başlamasıyla beraber sokaklarda sönümlenen protestolar bir anda stadyumlara taşmış ve Kadıköy protestoların sayılı merkezlerinden biri olmuştur. Özünde çok da yaygın yaşanmayan bu protest yapının sayılı köşe taşlarından biri de Şükrü Saraçoğlu Stadyumu olmuştur.

Yürüyüş… Ama nereye?

Ve geldik son ve içinde bulunduğumuz döneme. Yargıtay’ın Aziz Yıldırım hakkındaki kararı onamasıyla başlayan III. döneme. Bu dönemin en önemli özelliği yeniden yargılama süreci ve 2013 sonunda artık açıkca ifade edilen hükümet cemaat çatışması.

Hükümet Cemaat çatışması sonucunda yaşanan ve bir ucu emniyete öbür ucu da yargıya uzanan kriz beraberinde yeni olasılıkları da getirdi. Bu olasılıklardan bir tanesi de Özel Yetkili Mahkeme’lerin kaldırılarak buralarda görülen davaların yeniden ele alınmasıydı. Yargıtay’ın Aziz Yıldırım hakkındaki kararı onamasıyla beraber gündeme gelen bu yeniden yargılama olasılığı da Fenerbahçe camiası için ister istemez hükümet üzerinde bir baskı oluşturmayı da beraberinde getirdi. Aziz Yıldırım’ın aldığı cezaya rağmen ülkeye dönüşü ve bu dönüşün kalabalık bir taraftar kitlesi tarafından karşılanarak büyük bir protesto gösterisine dönüştürülmesi de bunun göstergelerinden birisiydi.

Artık Fenerbahçe camiasının uyanışından değil kanlı canlı ve de politik bir varlık olarak yürüyüşünden bahsetmek mümkün. Ama tam da burada arabaşlıkta sorduğumuz soruyu yinelemekte fayda var: Yürüyüş, ama nereye?

Bu noktada kafaları kurcalayan ve de karar verilmesi gereken, Fenerbahçe’nin çıkarlarına mı değerlerine mi yürüneceğidir. Çıkarlara doğru yapılacak bir yürüyüş ister istemez şu anki hükümet ile bir uzlaşmayı getirir ki tüm söyleminiz ve eyleminiz sizi Cemaat karşıtı konumlandırırken hükümeti hep bu süreçlerden ayrı tutmayı getirecektir.

Fenerbahçe’nin şu ana kadar ortaya koyduğu ve bir anda sportif bir özne olmadan politik bir kimlik olmaya doğru götürten süreç ise değerleriyle özdeşleştirdiği ve özünde şu andaki hükümetle çatışkan bir duruştur. Bu duruşun gerektirdiği ise şu ana kadar yaşanan herşeyin ayrımsız bir biçimde AKP-Cemaat bloğu tarafından gerçekleştirildiği yönünde olduğu ve bu bloğun hiçbir kanadıyla pazarlığa girilmemesi yönündedir.

Maalesef gelişmeler başta Aziz Yıldırım olmak üzere Fenerbahçelileri çıkarlar peşinde koşmaya götürmekte ve bu da değerlerden dirhem dirhem eksiltmektedir. Aziz Yıldırım’ın Erdoğan’ı camianın tepkisinden koruyan davranışları ve en son üstü kapalı da olsa cezai yaptırımlara karşı küfür kisvesi altında 34. Dakika protestolarını bastırıcı yaptırımları suyun ne tarafa doğru akacağının sinyallerini vermektedir.

Başta da söylediğimiz gibi Türkiye Futbolu temiz bir sistem değildir. Futbolu neresinden tutarsanız elinizde kalmaktadır. Bu pisliğin temizlenmesi için ayrımsız ve topyekün bir arınma gerekmektedir. Ne biri eksik ne biri fazla. Bu temizlenme simge kişilikler üzerinden ve yetersiz kanıtlarla yapılamaz.

Mücadele ve sol

3 Temmuz 2011 için Fenerbahçe camiasının miladı diyebiliriz. O güne kadar polisle yaşadıkları karşıtlıklar daha çok tribünsel meselelerle olurken (‘Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey’ pankartı ile yaşananı ayrı değerlendirmek gerek) o tarihten sonra ciddi politik karşı karşıya gelişler yaşandı. Her dava günü irili ufaklı yaşanan çatışmalar 12 Mayıs 2012 tarihinde resmen polisin bir intikam saldırısıyla karşılık buldu. Protestolar artık stadlardan meydanlara yansıdı, Bağdat Caddesi’nde düzenlenen protesto gösterileri, Kadıköy mitingi ve 1 Mayıs’lar stadyumların karşılayamadığı ve alanlara taşan Fenerbahçelilerin yeni meskenleriydi.

Gezi olaylarına kadar bu hareketler özellikle sol camiaların görüş açılarının hep dışında kaldı. Gezi, bu ülkede taraftarlık denen bir varoluşun gerçekte nasıl da politikleştiğini göstermesi açısından oldukça önemliydi. Nasıl ki 90’lar sonrası sol aydınlar futbola olan ilgilerini açığa çıkarttılar, Gezi’den sonra da sol taraftarları keşfetti diyebiliriz sanki. Ama halen Gezi’nin etkisi dışında, yani yedek bir güç olarak algılanmaktan öteye gitmemektedir.

Kulüp taraftarlığı genel toplumsal havadan ve politik varoluşlardan soyut değildir. Bu anlamıyla bu camiaların politik duyargaları sonuna kadar açıktır. Özellikle Fenerbahçe gibi camialarda bu tip politik yönelim dönemlerinde tek başına belli grupların seslenmesi yeterli olmayabiliyor. İş bu açılmış duyargalara kalıcı, samimi bir şekilde seslenmeyi gerçekleştirebilmekten geçmektedir. Sol yüzünü biraz da bu tarafa çevirebilirse hem buradan yükselen çığlığı görmek hem de yeterince kirlenmiş ve yozlaşmış bir düzene karşı çıkanlara destek vererek futbol ortamının sömürü çarklarına çomak sokulmasını sağlayabilir.


Tek başına bırakılan bu mücadelenin AKP ve Cemaat ile uzlaşmasını engellemek daha fazla dayanışma gerektiriyor. Yani en klasik tabirle maalesef kurtuluş yok tek başına…

Vamos Bien