5 Haziran 2014 Perşembe

ANTİRA2014


St. Pauli Bizi Fethetti



Bu sene 8. Kez düzenlenen Antira futbol turnuvasına 2. kez katıldık. Turnuva Alerta isimli antifaşist taraftar örgütlerinin organizasyonuyla iki yılda bir Almanya’da St. Pauli taraftar birliği olan Fanladen’in, ara yıllarda da belirlenen grupların organizasyonuyla gerçekleştiriliyor. (Yapılan toplantılar sonucunda önümüzdeki sene Malmö taraftarları düzenleme işini üzerlerine aldılar.)

Bu sene ilk katıldığımız seneden farklı olarak tüm organizasyon St. Pauli’nin stadı olan Millentorn’da gerçekleştirildi. (İki sene önce stad inşaatından dolayı başka bir amatör takımın sahası ve tesislerinde gerçekleştirilmişti.) Turnuva stadda oynanıyor, insanlar tribünlerde maçları izliyor, koridorlarda da gelen taraftar gruplarının açtığı standlardan alışveriş yapıp bira içerek sohbet ediliyordu. Hemen stadın yanında da Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen gruplar kendilerine ayrılan çadırlarda kalıyorlardı.

Stadın hemen yanındaki kamp alanı ve Vamos Bien çadırı
Tamamen birbirini tanıma ve davet esasıyla çağrılan taraftar grupları kaynaşmakta çok güçlük çekmiyordu. Kah çeşitli yazışmalardan kah da çeşitli ziyaretlerden herkes birbirini çok iyi tanıyordu. Geçen turnuvaya Türkiye’den ilk kez davet edilen grup Vamos Bien iken bu sene Ankara’dan Gençlerbirliği taraftar grubu Kızıl Kara da organizasyondaki yerini aldı.

Turnuva
Turnuvanın esası temsilden çok kaynaşmayı amaçladığı için takımlar tek başlarına sahada bulunmak yerine belirlenen taraftar gruplarıyla bir takım oluşturdular. İkili gruplar ister birer devre olarak isterlerse de karma takım çıkartarak maçları yaptılar. Bizim beraber oynadığımız taraftarlar Marsilya taraftarlarıydı. Gerçi takımdaki eksiklikler orada olan herhangi bir kişi tarafından da doldurulabildiğinden bu sınırlar çok da önemli değildi ama kağıt üzerinde olması gereken bir takım ve çıkılması gereken bir maç vardı.

Toplamda 18 takım (Her biri iki ayrı gruptan oluşuyor.) 30 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında 3 grupta maçlar yapıp ilk 16 sırayı alanlarla elemeli usul üzerinden finale kadar gittiler. Karma takım oluşturulsa da kadınlar için de ayrı bir kategori var. Geçen seferden kendimize bir çeki düzen verme sözü vermemize ve bu organizasyona 6 ay öncesinden hazırlanmaya başlamaıza rağmen 14. Olmaktan kurtulamadık. Gerçi tarihlerin ilk açıklandığı zaman bilet organizasyonu yapıp kafileyi yola düzmeye hazır etmiştik ama sonradan gördüğümüz kadarıyla biz daha uçaktayken turnuva başlamış ve ilk üç maçı oynamışlardı bile. Bize kalan ise son bir maç oynamak gibi gözükürken organizasyonun yorgunluğu (tabii sadece organizasyon değil tek sebeb J ) pazar sabahı son maça zorla çıkmamıza ve elendik nasıl olsa diyerek konsantrasyonu başka işlere vermemize sebep oldu. Ama arkasından gelen ‘hadi eleme maçınız var’ anonsu grubu bir anda şaşkınlığa sürükledi ki bu şaşkınlıkla sahaya çıkmak oldukca zordu.

Sadece Futbol mu?
Merkezine futbolu koyan ama futbol oynamak dışında paneller, atölye çalışmaları, söyleşiler ve bol sohbeti de futbol kadar önemli olan bu organizasyona katılıp da mutlu, huzurlu ve kafası dolu dönmeyen bulmak zordur sanırım. Neredeyse üç gün boyunca uyumayan bir organizma gibiydi kamp alanı. Sürekli bir konuşma, tezahürat, gürültü yumağında uyumak oldukça güçtü zaten. Bir de 22.30 gibi kararıp 03.00 gibi aydınlanan havayı da yanına eklersek günler bitmek bilmiyordu.

Yola çıkış
İlk gün olan 30 Mayıs Cuma günü İstanbul’dan yola çıkan 9 kişi öğlenden sonra Hamburg Havaalanına indik. Burada bizi karşılayan Antira ekibi iki minibüs ile bizi kamp alanına getirdi. Kamp alanında bizden önce İstanbul’dan gelen 5 ve Almanya’dan katılan 2 arkadaşımızla buluşarak ekibimizi tamamladık. Altı ay önceden organize olmanın meyvesi olarak 16 kişi olarak Antira’da yerimizi almış bulunduk.  Önce beraberimizde götürdüğümüz pankartları Millentorn’a asıp sonra maça çıkacak arkadaşlarımızı hazır ettik.

Pankartlarımız tribündeki yerini aldı

Bu arada bizim de gelmemizle beraber Alerta toplantısına katılmak üzere gruptan bir arkadaşımızla beraber toplantının yapılacağı lokale doğru yollandık. Yolda diğer gruplardan gelen arkadaşlarla kısa sohbetler yaparak toplantıyı gerçekleştirip etkinlik çadırında gerçekleştirilecek panelde yerimizi aldık.

Panelde USP, Bukaneros, Kara Kızıl ile beraber söyleştik

Panelin konusu ‘Sosyal Gösterilerde Taraftarların Rolü’ olarak belirlenmişti ve katılan dört konuşmacıdan ikisi de haliyle Türkiye’den gelen Vamos Bien ve Kara Kızıl adına konuşan arkadaşlardı. Diğer ikisi ise Ultras St. Pauli ve Bukaneros gruplarındandı. Doğallığında buradaki ana konuşmalar ve sorulan sorular hep Gezi direnişinin etrafında döndü durdu.

Panel sonrası artık akşam olmuş (gerçi hava apaydınlıktı ama) ve gece yapılacak parti öncesi hem karnımızı doyurma hem de kısa bir St. Pauli turu yapmaya karar verdik. Yediğimiz yemekleri biraz dolaşarak eritmeye çalıştıysak da kamp alanında içtiğimiz biralarla bu pek de mümkün gözükmüyordu. Biranın sudan daha ucuz olduğunu düşünecek olursak bundan daha doğal birşey aramak da biraz saflık olurdu.

Bira önemli
Bu arada bira hemen stadın aldında Fanladen (St. Pauli Taraftar Birliği gibi bir oluşum) odası ve Taraftar barının hemen önünde satılıyordu. Bira Hamburg’un en yaygın birası ve aynı zamanda St. Pauli’nin de sponsoru olan Astra birasının şişesiydi ama ilginç bir uygulama yapmıştı Antira’yı organize edenler. Plastik turnuva bardaklarını 1 Euro’ya satıyorlar ve şişeleri bu bardaklara dolduruyorlardı. Bira içmek için bardağı yanınızda taşıyordunuz ve götürüp yine 1 Euro’ya doldurabiliyordunuz. Böylece ortalıkta şişeler çöp gibi yığılmıyor ve de kırılarak insanlara zarar veremiyordu. Gerçi herkes bardakları kaybediyordu ama elinizi attığınızda bir bardak buluyordunuz. Bir de 6-7 yaşında çocuklar bardak toplayıp bunları paraya çeviriyor ve gidip St. Pauli ürünleri alıyorlardı ki sonuçta para yine bir biçimde taraftar ürünleri veya kulübe gidiyordu.

Stadın altındaki bar ve taraftar merkezi hava aydınlanana kadar açıktı

Uykusuz ve alabildiğine soğuk bir gecenin sabahında kısa bir St. Pauli turu yapıp Cumartesi günleri açılan bit pazarına rastgelerek 1-2 saatimizi ilginç ve çok ucuz bir alışverişin içinde geçirdik. 2 Euro’ya plak, 4 Euro’ya postal, 2 Euro’ya şapka gibi şeyler alıp tekrar kamp alanına geçtik. Burada, atölye çalışmaları, söyleşilerin yanısıra Alerta toplantısı bir önceki gün kaldığı yerden devam etti.

Gezi Direnişi yıldönümü
Cumartesi günü turnuva maçlarına ara verilmişti. Günün ilk kısmı diğer çalışmalara ayrılmışken öğleden sonra tam saha iki maç oranize edilmişti. Bu maçlardan ilki Göçmenler ile ikincisi de Eski St. Pauli’li futbolcu karmasıyla Antira karmalarının karşılaşmalarıydı. Antira karmasında isteyen herkes oynamak için başvurabiliyordu. Vamos Bien adına iki arkadaşımız ilk maç olan Göçmen karmasıyla karşılaşırken sahada bulunan tek kadın futbolcunun grubumuzdan bulunması bizim için ayrı bir kıvanç kaynağıydı. Maç esnasında maraton tribünde bulunan taraftarların coşkusu görülmeye değerdi.

Gezi Direnişi anması

Gün 31 Mayıs’tı ve bizim için ayrı bir öneme sahipti bu gün. Gezi olaylarının yıldönümü olması ve İstanbul’dan gelen haberler ile grup olarak farklı bir ruh halindeydik. Gelmeden önce organizasyon komitesinden bir anma yapmak için izin istemiş ve buna dair birtakım hazırlıklarda bulunmuştuk. Bir metin hazırlamış ve bu metni ingilizce ve almancaya çevirmiştik. Pankartlarımız ve Gezi şehitlerinin resimleri tribünde yerini almıştı ilk günden. Bir de Almanya’dan gelen arkadaşımız bol miktarda meşale ve sis bombası getirmişti. Amacımız kale arkasında pankartlarımızın asılı olduğu yerde bu anmayı yapmaktı ama o tribünün arkasında bizim organizasyondan bağımsız çocuklar için bir etkinliğin olması ve meşale ile sislerin çocukları rahatsız etme ihtimaline karşı bizi Maraton tribününe aldılar ve iki maçın arasında da mikrofonu bize vererek metnimizi okumamızı sağladılar.

Uzun metinleri kitlelere okumak Türkiye’de derttir. Gerçi yazdığımız metin görece akıcı da olsa kalabalıklar genelde dinlemez ve bir uğultu olur, insanlar sıkılır diye tek dilde okumaya karar verip ingilizce bilen bir arkadaşımıza verdik okuma görevini. O teknik masada yerini alırken biz de tribünün üst bölümünde pankartımız (OccupyGezi) meşalelerimiz ve sis bombalarımızla hazır bir biçimde bekliyorduk. Kara Kızıl’ın da katılmasıyla beraber anma etkinliğinin duyurusu yapıldı ve arkadaşımız metni okumaya başladı. Bütün herkes susmuş ve cankulağıyla söylenenleri dinliyordu. Konuşma bitince bu sefer meşalelerimiz ve sislerimizle beraber tek tek Gezi Şehitleri’nin isimlerini bağırarak bir de tribünde andık onları ve ardından da Gezi sloganları. Herkes alkışlarken ‘Alerta, Alerta, Antifascista’ sloganıyla da bütün katılanları ortaklaştırarak anmamızı bitirdik.

Tribünden ayrılırken herkesin gelip tek tek bize saygılarını belirtmesi ve konuşma üzerine birşeyler söylemesinden anladık ki insanlar dinlemişler. Bu bizim için büyük şaşkınlıktı, çünkü ülkemizde bu tür konuşmalar genelde dinlenmez. Ama amacımıza ulaşmıştık. Gezi direnişini ve o günden bugüne yitirdiklerimizi tek tek Avrupa’nın dört bir yanından gelenlere anlatmıştık.

Vamos Bien standı


Berkin bizimle
Standımıza gittiğimizde bu ilginin orda da devam etmesi bizi oldukça şevklendirdi. O gece St. Pauli semtinde bulunan ve Gezi benzer bir direnişe sebep olan işgal evi Rote Flora’da Antira için yapılacak bir konser vardı. Tüm katılımcılar staddan Rote Flora’ya kadar yürüyüş yaparak gidecektik. O an standımıza bir haber geldi ve polisin yürüyüş güzergahında önlem aldığı ve bize özel olarak da polis saldırmadan saldırılmamasını ilettiler. (Nasıl bir izlenim bıraktıysak artık J ) Biz de Türkiye’de Gezi yıldönümüne ait kara haberler alırken böylesi bir yürüyüşle oldukça heyecanlanmıştık. Hemen standımızı toplayıp yürüyüşe hazırlanmak için çadırımıza geçtik.

Çadıra geçerken organizasyonda da aktif görev alan USP içindeki ZieleGruppe isimli altgrubun (ki kendileriyle oldukça yakın ve de sıcak ilişkiler içindeyizdir) bizi ziyaret edeceklerini öğrendik. Çadır içinde herkes üstünü başını akşama göre düzenlerken bir anda başlayan bir tezahürat ve çıldırma eşiğinde kapalı çadırda patlatılan mavi bir sis bombası ile ortam Şirinler köyüne dönerken sabahlara kadar tezahürat yapıp, içen İskoçlar, Belçikalılar ve bilumum ülke insanı şaşkın bakışlar ile bizi izlemeye başladı ki sanırım noktadan sonra adamların saygısı farklı bir aşamaya evrildi. Çadırdan dışarı çıkan mavi duman ve içerden gelen ‘Biber Gazı Oley’ sesleri ile artık nefes almak dayanılmaz noktaya erişince kendimizi dışarı güç attık. Bir kısmımız birkaç saat mavi tükürdük ve çadır 12 saat kadar sis koktu ama oldukça eğlenceliydi J

Biber Gazı Oleeeey

Çadırdan kendimizi dışarı attığımızda karşımızda ZielGruppe elemanlarının şaşkın bakışlarını görünce biraz toparlandık. Sonra karşılıklı tezahüratlar ve beraber az çıldırmalardan sonra dost Zielgruppe bize Elvan ailesine vermek üzere stadda açtıkları Berkin pankartı ile kendi grup pankartlarını verdiler. Biz de onlara kendi grup pankartımız ile hazırladığımız grup kitapçığını verdik ve karşılıklı kısa konuşmalardan sonra beraber resim çektirdik.
Berkin için Zielgruppe'nin Millertor'da açtığı pankart


Ve pankartı Elvan ailesine göndermek için teslim aldık


Rote Flora yürüyüşü
Daha sonra yürüyüş başladı ki ortalık bir anda çatır çutur patlayan torpillerle yankılanmaya başladı. Staddan çıkan yaklaşık 1000 kişilik bir grup son derece coşkulu bir biçimde yolları kapatarak Rote Flora’ya doğru meşaleler, torpiller eşliğinde akıyordu. Yolda polis yoktu ama gelen haberler hemen güzergahın arka sokaklarında yoğun önlem alındığı şeklindeydi. Yol boyunca 1-2 banka tahribatı ve yazılamalar dışında pek olay yaşanmadı. Antikapitalist ve antifaşist sloganların dışında türkçe ve almanca atılan ‘Her Yer Taksim Her Yer Direniş’ sloganı gözlerimizin gazsız yaşarmasına sebep oluyordu.

Rote Flora'ya yapılan yürüyüş oldukça keyifliydi

Rote Flora’nın önüne gelince yaklaşık yarım saat kadar cadde trafiğe kapatıldı ve sloganlarla beklendi. Yarım saat sonra insanlar yavaş yavaş binaya girerek konser için beklemeye başladılar. Biz de ilk kez girdiğimiz bu mekanda hem St. Pauli’li dostlardan buranın hikayesini dinledik hem de etrafımızı inceledik. Bina 20 yıldan fazladır semt sakinlerinin işgali altında. Evsizlere kalacak yer olmaktan kültür merkezine uzanan bir hikayesi var. Kültür merkezi olurken evsizleri dışlama gibi bir tutum yok elbette. Kültür merkezi diyince gözünüzde allı pullu bir yer canlanmasın. Oldukça kıt imkanlarla kotarılmış ve her tarafı grafiti ve duvar yazılarıyla kaplı bir bina. Ama herşey semt sakinlerinin insiyatifinde. Ne isterlerse onu yapıyorlar. İster atölye çalışması, ister konser, ister tiyatro.

Konser oldukça geç başladığı için biz bir grup yaşı geçkin Vamoslu olarak kamp alanına doğru geçerken genç Vamoslular daha yeni içeri giriyorlardı. Hava yeni kararmış, saat gece yarısı civarıydı J

Son gün Son maç!
O geceyi de oldukça soğuk ve bu sefer daha fazla sarınarak geçirdikten sonra sabah kalkan küçük bir grup olarak  bir gün önce soğuktan cesaret edemediğimiz duş olayını gerçekleştirmek istedik. Saat 10.00’da açılan duşlar için 9.55’de Shower yazılarını takip ederken kendimizi bir anda ‘Evsahibi’ ve ‘Misafir’ yazan odaların önünde bulduk. Evet, yıkanmak için kullanılan yerler tam da futbolcuların soyunma odalarındaki duşlardı. Sıcak sıcak duş kemiklerimizi nasıl ısıttı anlatamam.

Duşun ardından sıra sabaha karşı gelen tayfayı uyandırmaktaydı. Çünkü bir gün ara verilen fikstüre son grup maçımızla devam edecektik. Saat 11.30 sıralarında son maçımızı oynamak üzere çadırı ayaklandırdık. Bu o kadar da kolay olmadı haliyle ama sahada takımı bir şekilde varettik. Adamlar o kadar organizasyon yapmışlar, çıkmamak olmaz ennihayetinde. Bu maçı da kaybettikten sonra bütün ekip olarak turnuvayı kapatıp standımızın başına geçmiştik. Artık kalan kısmı sohbet, takas ve alışveriş ile geçirecektik ki gelen haber bütün ekibi sarstı: Son 16 eleme maçımız var! Nasıl yani? Elenmedik mi? Elenmemişiz meğersem ama artık çok geç herşey için. Marsilyalılar ve bizim zayıf desteğimizle elenmeyi becerip işimize devam ettik J

Marsilya taraftarları ve Vamos Bien ortak takımı

Öğlen civarı biten turnuva son final maçlarının oynanması öncesinde geleneksel toplu fotoğraf çekimi için verilen ara ile devam etti. Bütün katılımcıların maraton tribününde yerini alması ve coşkulu tezahüratlar eşliğinde çekilen fotoğraflar bizi kesmemişti. Fotoğraf çekimi bitmesine rağmen biz tribünün üstündeki yerimizi muhafaza edip bağırmaya devam edince gidenler de geri döndüler haliyle. Zielgruppe ile yaptığımız tribüne Omonia Gate9, AEK Original21 ve Atalanta Antifa Bergamo’luları da davet ederek coşkuyu üst noktaya taşıdık. Bundan sonra zaten adımızı turnuvanın en coşkulu grubu ünvanıyla anar oldu herkes.

Toplu resim ve toplu coşku

Tribünde coşkuyu devam ettirdik

Kadınların ve erkeklerin final maçlarının ardından (gerçi kadınlar kategorisinde finale çıkan iki takım da anlaşarak maç yapmadan birinciliği paylaşmayı seçmişler ve sonra da dostluk maçı yapmışlardı ama) kupa törenine geçildi. Kupa töreni Antira’da şöyle oluyor ki, katılan her grup ülkesinden bir hediye getiriyor ve bu hediyeler bir şekilde diğer gruplara tören esnasında veriliyor. Biz de bir kutu hazırladık hediye olarak. Kutuda bir adet rakı, grup tshirtü ve hazırladığımız grup kitapçığı yeraldı. Erkekler kategorisinde birinci olan Ultras St. Pauli – Celtic Green Brigade karmasının kupayı almasıyla tören ve turnuva sona erdi.
Geçmiş yıllarda Antira futbol turnuvasını kazananların yeraldığı plaket

Hediye masası ve arkada turuncu kutuda Vamos'un hediyesi
Finalde USP-Green Brigade karması ile Bordo-Düsseldorf karması oynadı

Ultras St. Pauli - Celtic Green Brigade takımının kupa coşkusu

Tribünde ve koridorda gruplar olarak beraber çektirdiğimiz fotoğraflardan sonra iyiniyet göstergesi olarak yaptığımız değiştokuşlar ile Antira2014’ü fiilen bitirmiş olduk. Akşam Zielgruppe ile beraber yediğimiz bir yemek ve ardından da kamp alanında kaldırdığımız kadehler, kutladığımız iki gruptan birer arkadaşımızın doğum günleri ve de gece son kez St. Pauli taraftarlarının pubı olan Jolly Roger’de içilen biralarla ertesi gün erkenden kalkmak üzere çadıra günün aydınlanmasına az bir süre kalırken girdik.

Son gün öğlenden sonra kalkacak uçağa kadar kalan vakti Hamburg’u gezerek geçirdik ama kimse kusura bakması Hamburg bir St. Pauli değil.

Antira 2014’de kafama takılanlar

  •             Klişe bir söylemdir; futbol taraftarları ve alkol yanyana gelince ortaya atom bombasından daha güçlü bir tahrip gücü çıkar. Dört gün boyunca Avrupa’nın değişik yerlerinden gelen ve içinde İtalya, Hırvatistan, Almanya, İngiltere, İskoçya, İspanya, Fransa gibi futbol ve tribün konularında oldukça fazla olayın olduğu taraftar grupları üyelerinin olduğu bir ortamda neredeyse 24 saat kesintisiz akan alkolün sebep olduğu olay sayısı sıfırdı. Beraber içildi, tezahürat yapıldı, eğlenildi, konuşuldu, tartışıldı, maç yapıldı tek yapılmayan şey ise olaydı. Buraya gelen taraftar gruplarının temel niteliği olan antifaşistlik, ırkçılık karşıtlığı, cinsler arası eşitlik, homofobi karşıtlığı ve antikapitalistlik bu gruplar arasında herhangi bir olay çıkmasına temelden engeldi çünkü. Milletler arası bir rekabetten ziyade dayanışma duygusunun ön planda olduğu bir ortamda olay çıkaracak yegane unsur alkolden ziyade başka şeyler olabilirdi ki o düşünce burada yoktu.

  • Olay molay yok vallaha

  •             Dört gün boyunca St. Pauli stadını ve sahasını ev gibi kullanırken gözümüze çarpmayan en önemli şey kulübün herhangi bir yöneticisiydi. Gördüğümüz tek sorumlu ve organizatör bizatihi taraftarın kendisiydi. Sahi bu kulübün başkanı, yönetim kurulu, yöneticisi filan yok mu yahu? Onlar olmadan nası böyle bir organizasyon yürüyebiliyor ki? Sorduk, taraftara köpek çeken de yokmuş burda. Anladık ki burada Aziz olan Pauli’den başkası değilmiş.

  •           Yine bu dört gün boyunca stadı, sahayı ve hatta futbolcuların soyunma odalarını, duşlarını kullanırken karşımıza ne engel çıktı diye soracak olursanız vereceğimiz cevap hiçtir. Belli yerlere konan paravanlar kale arkasındaki etkinlikle Antira’yı ayırmak için seperatör görevi görüyordu, o kadar. İsterseniz diğerine de geçebiliyordunuz. Onun dışında kimse birşeye karışmadı. Herkes stadı evi gibi kullandı. Peki zarar ziyan nedir? O da koca bir hiç. Kırılan ne bir koltuk ne bir cam, çerceve. Herşey yerli yerinde geri dönüyoruz. Saha aynı zamanda insanların gelip çocuklarıyla maç yaptığı bir oyun parkı gibiydi.

  • Saraçoğlu'nda topa böyle vurmak için seçilmiş olmak gerek herhalde

  •            Kendi stadımızdan alıştığımız o güvenlik görevlisi duvarını da orada göremedik. Güvenlik yokmuydu? Elbet vardı, ama gece kamp alanında görev yapan ve gerçekten orda kalanların güvenliğini sağlayan birkaç görevli, o kadar. Onun dışında askeri düzende insan güvenliğinden çok eşya güvenliğini sağlayan bir yapı göremedik. Bir de polis olayı var ki o da yoktu organizasyonda. O da olmayınca zaten olay çıkaracak bir sebep de kalmamıştı. Kimsenin burnu kanadı mı? YOK!

  •          Göze çarpan, daha doğrusu çarpmayan şeylerden biri de stadın duvarlarından bize sırıtan reklamlardı. Reklam vardı elbet ama ana duvarlar hep kulübün ruhunu yansıtan güzel duvar resimlerine ayrılmıştı. Ön planda olan reklam değil, taraftar ve kulüp grafitileri ve duvar resimleriydi. Ruhsuz, soğuk ve insana mesafeli değil aksine içine çeken, sıcak resimler. En iyi yerler sponsorlara değil renklere ayrılmıştı hep. Ve stickerlar. Heryer taraftar stickerlarıyla doluydu ve sökülmemişti. Bu sadece stad için değil bütün semt için geçerli. İnsan onları okurken bile bir çok şey öğreniveriyor.
    Stadın içinden bir duvar resmi

  • Stadın içinde bir kapı
Stadın dıştan en çok gözüken duvarı. Resimdeki adamın elinde 'Bu duvara reklam alınacaktır' mı yazıyor?
Şaka la şaka :) Bayern Münih'i yendikleri maçın orjinal tabelasını asmışlar. Eski ve orjinal tabela, yanlış anlaşılmasın
  •          Biz kendimizi kandırıyoruz. Türkiye’de ‘Halkın Kulübü’ yok. Bu kadar net. Halkın parasını bastırıp da satın aldığı hizmetler var. Halkın kulübü nasıl olunuru bu turnuva vasıtasıyla net gördük ve bizdeki yalgının ne kadar yanılsamalı olduğunu anladık.

  •          Ve geri dönerken içimizi saran bütün karamsarlığın yanında en çok üzen de ‘bizde bunlar olmaz’ duygusunun ağır basmasıydı. Aynı neoliberalizmin ve onun yarattığı azgın ekonomi ile yarattığı vahşi karakterin değişmez olduğu hissiyatı gibi. Hakkaten başka bir kulüp mümkün olamaz mı?
Halkın Stadı Millerntor

15 Ocak 2012 Pazar

Ada’ya mektup: Söyle ada, senin adın neden ‘Büyük’?


Hiç düşündünüz mü, bir adaya neden ‘Büyük’ ismi verilir? Dahil olduğu takım adalardan hepsinin bir ismi varken, neden onunki sadece bir sıfattan ibarettir? Ya da şöyle sorayım, o ada o sıfatı hak edecek ne yapmıştır?

Lafı dolandırmadan söyleyeyim. Herkes yüzölçümü en büyük olan olduğu için o adaya Büyükada dendiğini zanneder. Oysa ki gerçek bambaşkadır. O adada Fenerbahçeli Lefter yıllarca yaşadığı için büyüktür. Kolay mı bir tarihi sırtında taşımak? Kolay mı havasını, suyunu, denizini bir efsaneye hesapsızca açmak? Büyük Lefter’i kucaklamak için elbette bir adadan ötesi olmak gerek.

Ey Büyükada! Artık daha da büyüdün gözümüzde. Tam kalbinde, bizim de kalbimizde yatan yatıyor. Tam kalbinde, tarihimizin köşetaşlarından biri yatıyor. Fenerbahçeli olma nedenim artık senin toprağına karıştı.

Elbette sana gelişimizin sebebi değişmeyecek Büyükada, sadece gözlerimize, arayacak bir neden olmayacak. Çünkü kalbinin yerini elimizle koymuş gibi biliyoruz.

Alınma ama senin sıfatının 'Büyük', onun ise soyadında 'Küçük' olması bana biraz adaletsiz geldi hep. Neden onun soyadında ‘Küçük’ var bilmiyorum, ama var ettiği değerler ile arasında nasıl bir tezatlık, bir o kadar da mütevazılık var, değil mi Büyükada? Bana, o efsaneyi aktaran Babaannem de hiç anlatmadı bunu. Eminim kendi de bilmezdi. Ama bir kere bile onu izlemeden sadece radyodan dinledikleriyle ve gazeteden okuduklarıyla anlata anlata bitiremedi. Fenerbahçeli olmamın en önemli nedenlerinden biriydi. Dedim ya, sana gelişlerimizin sebebi vardı diye. Rahmetli Babaanne’min bilmeden bana verdiği duyguyu en iyi sana gelip iskeleden iner inmez el öperek yaşamıştım. Rahmetli Babaannem okumamıştı, hayata dair de çok bilgisi olan bir insan değildi. Ama insani olanın saflığıyla Lefter’e ipe sapa gelmez birinin söylediği ‘Kefere’ lafının üzüntüsünü içinde yaşardı. Düşünüyorum da sahip olduğum insani duyguların oluşmasında bu laf ve o üzüntü halinin unutulmaz bir yeri var. Nerden nereye. Bir laf ve bir duygu nelere neden oluyor, var sen hesap et. Var sen hesap et Büyükada sende ne tür duygular ve değerler yatıyor.

Sağlam dur Büyükada, taşıdığın ağırlığın karşılığı ton ile ölçülmez. Artık bir değerden ötesi senin kalbinde. Milyonlarca Fenerli’nin sarı lacivert renklere sevdasının nedeni sende yatıyor.

Bundan böyle dünyadaki en büyük ada sorusunun tek bir cevabı var, o da Fenerbahçeli Lefter’in yaşadığı ve yattığı ada: Büyükada...

Lefter Fiorentina'da oynarken İtalya'da bir derginin kapağında


22 Aralık 2011 Perşembe

Dergi Yazıları: Bu işte bir şike var!


(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Ekim 2011 - Sayı: 40/12)
2011 yazı oldukça sıcak günlere sahne oldu. Haziran ayında yapılan seçimler sonrası ülke özellikle Kürt sorununda yaşanan gerilimle ısınırken bir anda bambaşka bir mesele gündeme bomba gibi düştü.
3 Temmuz günü başlatılan bir operasyon ile başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere çeşitli yönetim kurulu üyeleri ile Sivasspor Başkanı’nın da içinde olduğu çok çeşitli spor insanları dalga dalga gözaltına alındı. Savcılık ve mahkeme süreçlerinin sonunda Fenerbahçe Başkanı’nın da aralarında bulunduğu 26 kişi tutuklanarak Metris Cezaevi’ne gönderildi. Tüm bu harekatın adına “sporda temizlik” dediler.
Buraya kadar olaylara dışardan bakan sporla, ilgisiz bir kişi için herhangi bir sorun gözükmemekte. Ama olayın etkisi en az Kürt Sorunu kadar çarpıcı oldu ki, bir müddet de olsa herkes bir biçimde bu sorunla ilgilenmek zorunda kaldı. Peki bu mesele neden bu kadar gündem tuttu ve bu kadar önemli? Esasında bir takım sorular sorarak konuyu açabiliriz sanki.
Sonda söyleyeceğimizi başta diyerek konuya girelim. 3 Temmuz’dan beri sporda meydana gelen tüm bu operasyonlar özünde siyasi bir manevradır.

Operasyonun Zamanlaması

Gözaltıların başlamasıyla birlikte basına da ufak ufak malzemeler verilmeye, gündem oluşturulmaya başlandığı günlerde öne sürülen en önemli bilgilerden biri de sürecin aylar öncesinden ele alındığı ve hatta ligin bitmesinden önce son 5 haftaya dair maç sonuçlarının belirlendiği ve bunların da emniyet ve savcılıklar tarafından takip edilerek tutanaklara geçirildiğiydi. Lig’in bitiş tarihi 22 Mayıs 2011. Operasyonun yapıldığı tarih 3 Temmuz. Arada gelişen 2 önemli olay var ki bunlar bize biraz neden operasyonun bu kadar öteye atıldığını anlatıyor.
Birincisi, 12 Haziran tarihinde yaşanan Genel Seçim. Operasyon tam da uygulandığı bu haliyle seçimlerden önce yapılsa, sanırım iktidar partisi birkaç puan daha az oy almayı göze almalıydı ki buna ne AKP ne de başka parti cesaret edemezdi. Kaldı ki, gündemin de seçimden kayarak tamamen bu operasyona oturması da büyük risk. (Sorun da esasında tam da bu değil mi? Madem ortada büyük bir usulsüzlük ve yolsuzluk var, o zaman oy, seçim demeden buna engel olmak her hükümetin görevi değil mi?) Diğeri de 29 Haziran tarihinde gerçekleştirilen Futbol Fede-rasyonu seçimi. Tüm bu süreçlerin ister istemez içinde olan en üst ve “özerk” kurumun en savunmasız anında yapılan ve yeni seçilen başkanın kucağına konan bir bomba. Bir kurum bu kadar savunmasız yakalanabilinir.
“Futbolda Temizlik” denen bu operasyonun zamanlaması tam da siyasi gelişmeler gözetilerek planlanmıştır.

Dezenformasyon

AKP iktidarı boyunca yargı sistemi Ergenekon’dan, KCK’ya oradan Devrimci Karargah’a kadar benzer yöntemlerle gözaltı ve sonu belirsiz tutukluluk hallerini uygulayabildiği en yaygın biçimde hayata geçirdi. Ortada sarılacak bir bulgu bulduğu her anda uzanmak istediği her kesimi bu bulgular etrafında kümelendirerek dipsiz kuyulara hapsetti. Bu gazetenin okurlarının hiç de yabancı olmadığı yöntemler benzer biçimlerde 3 Temmuz sonrası süreçte de işletildi. Gözaltıların başladığı anda olayı sorgulamaksızın yaygın bir medya infazı başlatıldı. Dava üzerinde yayın yasağı olmasına rağmen gözaltındakilerin Emniyet fotoğraflarından, telefon konuşmalarına kadar herşey belli bir düzende dışarıya servis edildi.
İlk günün süzgeçten geçmemiş ham bilgileri, başta operasyonun muhatabı kulüp taraftarlarını şoke etmiş olsa da, servis edilen bilgilerin tutarsızlığı ve yaratmak istediği hava kısa sürede dağıldı. Silah bulunmayan evlerden silah bulunmuş gibi gösterilmesi, alelade telefon konuşmalarının delil olarak sunulması, ortada olmayan paralar ve hatta bu paraların olmayan kardeşlere harcanması gibi toz duman içinde uçuşan bilgiler yavaş yavaş tasnif edilip sakince incelenince yaratılmak istenen havanın nasıl bir servis ile yapıldığı da ortaya çıkmakta gecikmedi.
Servis edilen haberlerin hemen arkasından Taraf, Mehmet Baransu, R. Ozan Kütahyalı gibi operasyon ekibinin de sürece dahil olarak hedef ve tetik ilişkisinde yerlerini almaları ile kadro tamamlanıyor ve olayın futbolda yolsuzluktan çıkıp nasıl bir operasyona dönüştüğü ipuçlarını veriyordu.

Futbol, Siyaset ve Ekonomi

Dilimiz döndüğünce bir top ve peşinden koşan yirmiiki kişinin sadece dikdörtgen bir çimenlik ile sınırlı olmadığını anlatmaya çalıştık. Yönetenler için futbol, kitleleri arkasından ne kadar sürüklerse o kadar çekim merkezi olmuştur. Bu yüzden “Futbol Asla Futbol Değildir”. Bu yüzden, seçim meydanlarında liderler boyunlarında binbir çeşit atkıyla konuşmaktadır. Bu yüzden iktidarlar futbolu da yönetmek için özel politikalar üretmektedirler. Ve de bu yüzden vaatlerin bir kısmı da futbol üzerine olmaktadır. Bunu uzun uzadıya anlattık. Daha da anlatırız.
Bu operasyonda önemli olan birkaç noktaya vurgu yapmakta fayda var. Türkiye futbol piyasası gittikce büyüyen bir hacime sahiptir. Son beş sezonda 336 milyon Euro’dan 525 milyon Euro’ya evrilmiş bir büyüklük için önümüzdeki birkaç sezon sonunda beklenti 1 milyar Euro’dur. Futbolun kendi dışındaki ekonomi ile bağı da oldukca güçlüdür ki, kendi için yarattığı 1 birimlik gelirin diğer sektörlere 9 birim olarak yansıması bunun en önemli göstergesidir. Sporun hele futbolun bu derece endüstriyelleşmesi, işin içine ister istemez her tür manipülasyonu sokmaktadır. Tüm yaşananların altında yatan sebep en kestirme yolla bu “endüstriyelleşmedir”.
Üç büyük kulüp de bu ekonomide oldukça büyük bir yere sahip olmasına rağmen Fenerbahçe diğerleri arasından sıyrılmaktadır. Futbol ekonomisinde söz sahibi olmak için mutlaka ve de mutlaka Fenerbahçe yönetiminde ve hatta başkanlık koltuğunda olmak gerekmektedir.

Post 3 Temmuz

Yaşananlar futbolun manipüle edilmesine endeksli bir operasyon olsa idi yaşanacak süreç oldukca basit olacaktı. Delilleri belli bir adli yargılamanın sonucu da hem mahkemeler açısından hem de kamuoyu açısından oldukça tatminkar olur. Bunun için hesap kitap yapmaya gerek var mıdır bilinmez. Fakat yaşanan operasyon sonrası ihlal edilen kurallar ve yasalardaki karşılığının konuşulması yerine, daha dumanı tüten “Sporda Şiddet Yasası”nın değiştirilmesinden, küme düşmenin kaldırılmasına kadar olayın kimyasına aykırı şeyler önerilmekte ve yaşanan operasyonun bir yolsuzlukdan çıkartılıp bir kesimin tasfiyesine döndürüldüğü anlaşılmaktadır.
Kaldı ki, tutuklanan 26 kişi içinde futbolcu sayısı 3, hakem ise yoktur. Ortada büyük bir suç vardır ama suçun işlendiği yere dair tutuklanan nerdeyse kimse yoktur.
Yaşananlara en büyük tepki Fener-bahçe taraftarından gelmiş ve operasyonun ilk gününden beri sürecin politikayla alakalı olduğunu belirterek sokağa yönelmişlerdir. Hem Fenerbahçe taraftarı hem de sporseverler açısından ortada bir yolsuzluk varsa, bunun cezasının layıkıyla yerine getirilmesi en büyük temennidir. Fakat yukarda da sıralamaya çalıştığımız gibi yaşanan bir yolsuzluk operasyonundan daha ötesi gibidir. Türkiye’de de, dünyada da sporda yolsuzluğun olmadığı yer yok gibidir. Burada sorun bu işin yolunun kimler tarafından denetleneceği sorunudur ki, bu da başlıbaşına siyasi bir meseledir.

22 Eylül 2011 Perşembe

Ofsayt


Yıllar önce izlemiştim. İzleyeniniz var mı bilmiyorum ama güzel bir futbol filmiydi. Hatta içinde futbol sahnesi olmadan çekilmiş bir futbol filmi. İran'da erkek kılığına girerek maça girmeye çalışan ve yakalanıp stadın yanında parmaklıklar arasında gözaltında tutulan bir grup genç kızın 90 dakikalık hikayesini anlatan bir filmdi Ofsayt. İran'da kadınların maça girmeleri yasak. Ve orada da herşeye rağmen maça girmeye çalışan kadınların olduğunu bu film sayesinde öğrenmiştik.

20 Eylül akşamı stadın yanında polis kordonu altında beklerken aynı sahneler geldi aklıma. Ulan dedim 'Türkiye İran olmayacak' diye bir slogan vardı. Şu halimize bak. O filmde maça girmeye çalışan kızlar gibiydik :)

Ve de ironiye bak. Filme adını veren kural nasıl da yakıyordu bizi cayır cayır.

(Bir de Orhan Kemal'in Tersine Dünya'sı vardı aklıma gelen, parkta arkadaşlarla buluşmaya giderken formalarla oturmuş bira içen kadınları görünce :) )

20 Eylül 2011 Salı

Çığlık


Dün gece Kadıköy’de acayip bir çığlık vardı farkettiniz mi? Hayır hayır, boyalı basının ve erkek egemen anlayışın bahsettiği o kadınları küçük düşürücü bir yaklaşımla söylemiyorum bunu, yanlış anlaşılmasın. Gerçek anlamda bir çığlıktan bahsediyorum. Hani canınız yanar ya da içinde bulunduğunuz duruma isyan edersiniz avazınız çıktığı kadar bağırmak istersiniz ya, işte o sesten bahsediyorum. Evet, dün gece Kadıköy’de yaşanan durumun adı buydu bana gore. İsyanın çığlık hali.

Klasik oldu ‘3 Temmuz ile başlayan’ diye cümlelere, yazılara girmek ama hakikaten Fenerbahçeliler için büyük bir milat 3 Temmuz ve o günden beri isyanımız her biçimde dile geldi. Dile gelmeyen biçimler de artık fırsatlar karşımıza çıktıkca dillenecek. Ve ne mutlu ki tüm bu tepkiler o kadar doğal, içsel ve samimi ve katışıksız, organik bir sevdanın ürünü. Fenerbahçeli olan daha iyi anlıyor Ferhat’ın nasıl dağları deldiğini, Mecnun’un nasıl çölleri geçtiğini.

Dün geceki maç bugüne kadar yapılan her tür eylemin ve protestonun en saf haliydi. Evet, kimilerinin dediği gibi Devrim niteliği taşıyordu ve içinde kadınların yer aldığı devrimler kolay kolay yenilmezler.

Maçtan bir gün önce, BJK-Ankaragücü maçının sonrası, BJK TV’de değerlendirme programı, yorumculardan biri veryansın ediyor. ‘İmreniyorum Fenerbahçe seyircisine, adamlar 10.000 kişi Topuk Yayla’sına, 50.000 kişi köprüye, 100.000 kişi Adliye’ye gidiyorlar, bizim seyirci şu kritik dönemde bu maça gelmiyor…’ Gözlerim faltaşı gibi açılmış izliyorum. Kolay değil, rakip bir takımın kanalında bu serzenişlerde bulunmak. Ama samimi bir serzeniş. Bir de aynı renklerden gelen ve küçük Hıncal olmaya soyunanının yorumuna bakın: STAT ÇIKIŞI KADINLARI KİM KORUYACAK? 
Kadın ve çocukları seyircisiz maçlara davetleri de gündem değiştirme çabasından başka bir şey değil.
Seyircisiz maça çocuklar ve kadınlar gidecekmiş!..
Gittiler diyelim.
Düşünün Saracoğlu ya da İnönü'deki bir seyircisiz maça 10 bin kadın gitmiş...
Gecenin bir vakti evlerine dönecekler!..
Maç sonu stat etrafında kimler bekler hiç düşündünüz mü!?
Bir şey yapacaksınız, bari bırakın tartışılsın, doğru bulunsun. Kaç kadın yalnız gidebilir maça, hiç değilse ailece davet etsenize. Ama nerdeee?
Bunu bile düşünemiyorlar. Bu kadar uzaklar futboldan. (Turgay Demir-21.09.2011 Fotomaç)

Futbola yakın olabilirsiniz ama Fenerbahçe’ye asla yakın olamazsınız. Dün geceki görüntülere bakıp da ağlamadan yorum yapanların yüreklerinden şüphe etmekten başka elden birşey gelmez.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Dergi Yazıları: İstifa ve İsyan... Boşluğa bırakılan sakal


(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Şubat 2004 - Sayı: 2)

Sezon ortalarına doğru artar teknik direktör istifaları. Çok çeşitli nedenleri vardır bu istifaların. Kimi kan uyuşmazlığı der, kimi ise hedefleri olan bir takımla çalışmak istediğinden bahseder, kimileri ise karşılıklı olarak anlaştıklarını ifade eder. Ama hemen hemen hepsinin altında mutlak bir başarısızlık vardır. Evet başarısız olan teknik direktör ya kendi istegiyle yada klübün isteğiyle basar istifayı. İki kere iki dört.

Ama bu karşımızdaki istifa bir istifadan çok bir isyan. Gerçi bu yazının yazıldığı sıralarda tekrardan görevine dönmüştü ama yine de ortada hala yalanmamış duran kocaman bir tükürük var. Ama zannedildiği gibi bir hata olarak değil bir tavır olarak yeşil sahaların baronlarının yüzüne atılmış bir tükürük.

O'nun hikayesi

Sakaryada 1965 yılında başlar Aykut Kocaman'ın hikayesi. Öğretmen bir baba ile ev kadını bir annenin çocuğudur. Ekonomik şartların zorluğu karşısında annesininde çalışmak zorunda kalmasıyla istanbula taşınırlar. Annesinin Eczacıbaşı'nda iş bulmasıyla Gültepe'ye yerleşirler. Sabahtan akşama kadar top peşinde koşan oğlunu bulduğu iş sayesinde Eczacıbaşı Jimnastik Kulübü'ne yazdırır. Böylece ilerki yıllarda atacağı zor ama estetik gollerin mayası jimnastikle atılmış olur.

Altınmızrak'la başlayan kulüp hayatı Düzce ve Sakarya ile yükseliş seyrine girer. Ve sonra ver elini Fenerbahçe.

Altınmızraklı isimsiz Aykut'tan Sakaryasporlu Küçük Aykut'ta oradan da Fenerbahçeli Kral Aykut'a kadar giden yol hemen hemen tüm başarılı futbolcuların hikayesiyle üç aşağı beş yukarı aynı. Büyük kısmı varoşlardan çıkıp önce amatör sonra yarı profesyonel sonrada profosyonel olurlar. Aykut'u digerlerinden ayıran Kral olana kadar yürüdüğü yol değildir. O yolu nasıl yürüdüğüdür.

Fenerbahçe'ye geldiği yıl ilk resmi maçına yedek çıkmış ve ikinci yarı oyuna girerek tam dört gol atarak mucizevi bir açılış yapmıştı. Ama gönülleri asıl fethi attığı gollerin yanısıra sahada bulunuş biçimiydi. Rakibine karşı adil ve ancak kuralların izin verdiği ölçüde mücadeleyi sonuna kadar sürdüren bir kişilik yapısına sahipti.

Evet adildi, bu futbol sahalarında uzunca bir zamandır görmediğimiz türden bir adaletti ki saha içinde rakip olduğu sporcuları saha dışında aynı işi yaptığı birer emekçi olarak sahip çıkacak kadar ileri gidebiliyordu. Aykut'u Fenerbahçe'de yok eden ama taraflı tarafsız tüm gönüllerde vareden o meşhur demeci bir kez daha hatırlayalım.

Boyna takılan halat

1996 yılının o mayıs gününde altı yıllık aradan sonra tekrardan şampiyonluğa ulaşacak iki golden birini atarken sevincin yanında duygularını şöyle ifade ediyordu: 'Türkiye'de başarının tek ölçüsü birinci olmaktır, bu yanlıştır. Şu anda yenildikleri için aşağılanan Trabzonsporlu futbolcuların yerinde biz de olabilirdik. Spor ve futbolun tek anlamı birinci olmak değildir!..'

Rakibini sahada yenen ama saha dışında onun ezilmesine karşı çıkan bir kişilik en azından bizim sahalarımızda ve yine en azından 80'lerden beri yetişmiyordu. 80'lerden bahsetmişken nasıl o dönemde sınıf kardeşlerinin çıkarlarını korumaktan ve örgütlenmekten bahsedenler egemenlerin ağır tokatını suratlarında gördüyse kaderin cilvesi işte benzer bir sonu Aykut ve kader ortağı Oğuz'da Fenerbahçe'den kovularak gördü. Dönemin Fenerbahçe başkanı Ali Şen Aykut'un yaptığı bu açıklamayı bahane göstererek Oğuz ile birlikte ikisinide klübün kapısının önüne koydu. Öyle ya genişleyen pazarı ve ortada dönen milyon dolarları ile futbol her gün daha fazla endüstriyelleşiyordu. Bu endüstri içinde futbolcu da en önemli meta oluyordu. Ama meta olduğunu kabul etmeyen futbolcunun ise ipi patronlar tarafından çekilmeliydi ve çekildi.

Uzan'lı yıllar

Artık Aykut için ikinci dönem başka bir patronun Cem Uzan'ın yanında devam etmek üzere atılan imza ile açılmış oluyordu. Yükselen İmparatorluklarına gönüllerin imparatoru ve kralını alarak hem sempatiyi arttırmak hemde onların büyük futbol gücünden faydalanarak sınırlarını genişletmenin peşindeydi Cem Uzan. Görkemli Fenerbahçe yıllarının ardından İstanbulspor yılları biraz yavan geçmişti ama takip edenler Aykut'un halen aynı Aykut olduğunu izliyorlardı. İstanbulspor'da devam eden futbolculuğu sonra antrenör futbolculuk ve teknik direktörlük görevleriyle devam etti. Ta ki artık bu görevi sürdürmesinin hiçbir maddi koşulu kalmayıncaya kadar.

Malum İstanbulspor bir dönem Uzanların elegeçirdiği ama bekledikleri başarıyı yakalayamayınca futbolcuları cezalandırmak için yalnızlığa terkettikleri iki kulüpten biriydi (diğeri Adanaspor). Maddi desteklerini çekmelerine rağmen kulüp bu günlere kadar futbolcu-teknik kadro ve çalışanların neredeyse komün diyebileceğimiz ortak yönetimiyle geldi. Bunda herhalde en büyük etken Aykut Kocaman'ın futbolcularla kurduğu sağlıklı, eşit, adil ve demokratik ilişkinin payı büyüktür. Yoksa hiçbir profesyonel futbolcu böyle bir cefayı bir hiç için çekmez. Aykut'un yarattığı bu ortam sahada oynanan oyunada ister istemez yansımıştı. Oyunu gerçekten oyun olarak kavrayan ve kavratan bir ankayışla futbolcuların sahadaki varlıklarıda anlam kazanmakta ve sonuçtan bağımsız bir oyun ortaya çıkmaktadır. Ve sanırımki özgürlük tam da burada yatmaktadır.

Hep diyoruz ya futbol artık futbol değil. Para olmadan futbol olmuyor. Ne yazıkki sahada Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a, Beşiktaş'a kök söktürebilirsiniz ama saha dışında cebiniz dolu değilse bir hiçsiniz. Ne değer yaratırsanız yaratın. Nitekim Aykut'un isyanı ve istifası da bu sistemeydi. Takımın ve klübün içinde bulunduğu durumu yaratan şartlardı onu/onları bu noktaya getiren.

İstifa, isyan, protesto...

İstifa ettikten sonra sezon sonuna kadar başka bir kulüpte çalışmayacağını beyan ederek, 'ben kendimi kurtarırım abi benden sonra tufan' demeyen, futbolcusunu okka altına atmadan özgür karar vermesini sağlayan ama sonuna kadar en sıkıntlı döneminde yanında olduğunu hissettiren kaç teknik direktör tanırsınız? Hiç diyorsanız alın size kocaman bir insan Aykut Kocaman...

Sahalarda görmek istediğimiz hareketlerden.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Büyük aşklar yolculuklarda başlar...



Vamos oluşumu ilk şampiyonluğunu İzmir’de yaşamıştı. Atatürk stadında çıldırmış, kendimizi otobüse yorgun atmış ne olduğunu neredeyse anlamamıştık. İlginçtir Vamos ile geçirdiğimiz yılların ikinci şampiyonluğu da yine deplasmanda kazanıldı. Evimizden kilometrelerce uzakta. O sevinci yaşamaya ve belki de yaşatmaya neredeyse ülkeyi bir uçtan diğer uca geçtik.
Klasik olacak belki ama şairin de dediği gibi ‘Büyük aşklar yolculuklarda başlar ve serüvenciler düşer yollara’. Her deplasman insanların paylaştıkları ve yaşattıklarıyla büyük büyük aşklar yaratıyor ve de uğruna yollara döküldüğü aşkını daha da büyütüyor. Olayın şampiyonlukla alakası yok. Şampiyonluk bir hedef ama yürünen yol değişmiyor. Hani sormuşlar ya topal karıncaya ‘nereye gidiyorsun?’ diye. O hesap. (Bu arada ‘Topal Karıncalar’ da fena grup ismi olurmuş ☺ )
Biz de artık iyice ısınan Haziran’a yüz tutmuş bir Mayıs gecesi inceden buluştuk Salı Pazarı’nda. Maçın Pazar günü oynanacak olması birçok planı bozmuştu ama yapacak birşey yok: Bu yol uzun ırak, varılacak mutlak...
Ekip yavaş yavaş toparlanıyor. Ortada henüz otobüs yok, ama Sivas yolcuları tek tek karanlığı yararak geliyor. Heyecan her yola çıkıştan farklı. Dönüşümüz nasıl olacak?
19 Mayıs tatili ve seçimler otobüs piyasasına gerekli darbeyi vurmuştu. Piyasada otobüs yok. Güç bela bulduğumuz otobüsün esasında 1993 senesinin en iyi otobüsü olduğunu görünce inceden bir titreme geçiriyoruz. Gecenin sorusu: ‘Düzceyi geçermiyiz?’ O saatte yapacak birşey yok. Doluşuyoruz otobüse. CK’lı dostlarımız da diğer 90’ların şahaserine geçiyorlar ve yola çıkıyoruz.
Otobüse bindiğimizde kaptanla otobüs arasındaki uyumsuzluk hemen farkediliyor. Kaptan otobüse kendi ruhunu veriyor da otobüs sanki o şekilde gidiyor gibi. Duruma uygun özlü söz: At sahibine göre kişner...
Fakat otobüsün kaporta durumdan habersiz, tekerlekler yeni havalanan uçak misali yoldan kalktı kalkacak, biraz daha iyi bir otobüs olsa (mesela ‘Coach of the year 95 veya 96’ ☺ ) kesin biz de uçak kaldırmış olacağız.
Otobüsün içi inceden deplasman havasına giriyor. Arka taraftan havayı ısıtan tezahüratlar ve açılan şişeler nerede olduğumuzu hatırlatmaya yetiyor. Arada bir yaptığım alkol kontrolleriyle IV Murat benzetmesinin gelmesi arasında kısa bir an bulunuyor. Kontrollü içilen içkiyle, kırmadan dökmeden bir yolculuk yapıyoruz. Esas eğlence dönüşte ne de olsa. Giderken barutu tüketirsek dönerken nasıl eğleneceğiz?
Uzun bir yola kendini hazırlamış bünyeler yavaş yavaş kendini bırakıyor. Arkadan bitmeyen bir Sezgin sesi dışında duyulan ses az. Ama o ses...
Sabah hava aydınlanmış ve millet nerede duracağını tartışırken uyanıyorum. Ankara’dayız. Bizi bekleyen Ankara yolcularını alacağız. Ve o an otobüs doluyor. Yavaş yavaş uyanmalar ve yeni gelenlerle kaynaşmalar derken herkes acıktığını farkediyor. Ufak bir istişare ile istikamet ‘Şöförler Federasyonu’ denen bir dinlenme tesisi. Vardığımızda anlıyoruz ki salt şöförler değil, aynı zamanda çilekeşler federasyonu dinlenme tesisleriymiş. Tam bizlik. İçerde birçok şöför ve bizi saymazsan bir tane de çilekeş mevcut.
CK ile görüşme ile aramızda bir miktar mesafe olduğunu anlıyoruz. Bekleme yanlısıyız ama bizim şöför Arif Kaptan çoktan otobüse binmiş de bizi çağırıyor. Çekmiş otobüsü yol kenarına gelene ‘hadi kamçılayalım’ diyor. Adama kızacaz, kızamıyoruz ☺ E hadi kamçılayalım bari diyip biniyoruz ki 200 metre gitmeden çekiyor kenara. Bir sorun var ama bize çaktırmamaya çalışıyor. Nitekim otobüs tekrardan çalışmıyor. Bi deneme, bi deneme daha derken en sonunda motordan gelen ses içimizi rahatlatıyor. Bekle bizi Sivas geliyoruz.
Bu arada sabaha karşı uyku arası duyduğum bir muhabbet geliyor yol tabelalarına bakarken. Ankara’dan telefon geliyor, bekliyenlerden. Kaç km var diye soruyorlar, kaptan 90 diyor. Bekleyen insanın ruh hali, ne kadar bekleyeceğini hesap edecek. Kaptan hemen ekliyor, ‘yarım saate ordayız’... Uyku arası bi hesap, saatte 180 km yapıyor. Kesin rüyadır diyorum ama değilmiş. Ne diyeyim bilemiyorum...
Sivas girişi klasik polis çevirmesi. Arama yapılacak. Bu sefer değişik bir uygulama var. Her araçtan (araba bile olsa aynı muamele) şöför ve bir sorumlu istiyor polis. Tutanak tutup olası olaylara karşı bir nevii zimmetliyor bizi. Kamçılı Arif Kaptan ile gidiyoruz polis arabasına. Polis plakayı sorduğunda Kamçılı ‘du bi bakıp geleyim’ diyor ya, orada ben nasıl anlatayım polise bu orjinaliteyi ☺
Stadın önüne geldiğimizde otobüsten inip Sivas Cumhuriyet Meydanına varıyoruz. Kısa bir şehir turu. Genelde deplasmanlarda alışık olmadığımız bir durum. Adana’dan gelen Şehmus ile buluşuyoruz. Nereye oturalım diye sorduğumuzda, meydanda belediyenin lokalini gösteriyor. Eli yüzü düzgün bir yere benziyor derken takım elbiseli bir heyet elimizi sıkıyor. Nooluyor demeye kalmadan kendilerini tanıtıyorlar,Sivas Belediye Başkanı!.. İçeri kocaman bir salona davet ediyor bizi. Yokolmaz demeye kalmadan bu sefer içerinin camları açılıyor ve kendimizi bir anda afilli masalarda oturur buluyoruz. Bir ikram, bir indirim neredeyse yok pahasına harika yemekler yiyoruz. Vallaha misafirperver bir Belediye Başkanıymış. Helal olsun.
Karnımızı da doyurduktan sonra saat erken olmasına rağmen kaşıntı başlıyor herkeste ve ver elini stad. Cumhuriyet Meydanından stada kadar önde bayrak, törene giden Hababam misali dökülüyoruz caddeye. ‘Kuşandık sarı laciyi...’ peşimize takılanlar, resim çektirenler, atkı isteyenler...
Stad önüne geldiğimizde pankartların alınmadığını öğreniyoruz. GFB Mecnun Başkan ile görüşmeye çalışıyor ama nafile. Kendi imkanlarımızla sokacağız. Tam o anda yağmurda başlıyor. Polis araması zayıflıyor ve pankartlar biraz zorlamayla içerde. Bayrağımızın sopası için oldukca fazla uğraşıyoruz ama en nihayetinde onu da sokuyoruz içeriye. Kayıpsız bir şekilde içerdeyiz. Saat 17.30 gibi girdiğimiz stad yavaş yavaş süsleniyor. Saatler geçtikce kapıdaki yığılma yerini izdihama ve bir Fenerbahçe klasiği olan kapıların açtırılmasına bırakıyor. Dışardakiler oldukca yıpranmış giriyorlar içeriye. Bizim ekip, alkolden ve izdihamdan uzak kaldığı için diri.
Bunun karşılığını da maçta görüyoruz. Fena değiliz. Ama genel olarak tribün iyi değil. Ardarda gelen goller ve kısa süren gerilim sonrası ŞAMPİYONUZ.
Ortalık toz duman. Polis elinde kamera bir sağa bir sola, meşale yakanları tespite koşuyor. Bırakın da kutlayalım şunu. Alex bile meşale istiyor. Ulan adam alacak 6 ay ceza. Giremeyecek maçlara bir di. Allahtan veren yok.
Yer yer yarılan tellerden sahaya giren yok henüz. Takım ikinci kez çıktıktan sonra ise artık sahadayız. Herkes resim çektiriyor. Sağa sola koşturuyor. Hemen omuzdan tutup başlıyoruz halay çekmeye. O da ne? katılan katılana. Çember gittikce büyüyor. Sahada çekilen halayın tadı da hiç bir şeyde yokmuş.
Kendimizi dışarı attığımızda aynı İzmir şampiyonluğu gibi sıradan bir maçtan döner havadayız. Ne yapacağız bilmiyoruz. İstanbul’da yer yerinden oynuyor. Ercan o an sağa sola koşturup ‘birşeyler yapalım’ deyince ilk gelen arabanın önüne atlıyoruz. Araçtakiler şaşkın, biz sallıyoruz arabayı. Sonra sal gitsin, bir araba daha derken karşımıza çıkan ATV naklen yayın aracına hücum. Adamlar bi korkuyorlar filan,tamam sorun yok diyoruz ve bir davul görüyoruz.Vur davulcu... Sonra otobüsü buluyoruz ki o da ne, otobüsün yarısı dolu. Otobüste bir çok münferit var.
Şampiyon olduktan sonra otobüste herşey serbest. İsteyen istediği kadar içebilir. Parti var otobüste partiiiii.....
İlk tekel bayiinden mazot dolumu ve ver elini otobüs. Önce bir mehter. Ama ne mehter, ön arka karşılıklı içimizi döküyoruz. Sadri Şenerden başlayan iç dökme YGS şifresinden HES’lere kadar gidiyor. Duran otobüs bizi zaptediyor. Kısa mola sonrası ise türkülerle başlayan ve önce halay, sonra trenle devam eden bir tur ve de ‘Fenerbahçe Şenola’ ve de ‘Mahmudu Niang...’ ☺
Sorgun civarlarında bir dinlenme tesisinde CK ile yaptığımız meşale şov ve gece 4’de yorgun bünyenin uykuya dalması...
Sabaha uyandığımda Ankara’yı geçmiştik. Sonrasında Mortenle karşılıklı tezhüratlarla İstanbul'a kadar kamçılaya, küsküleye geldik.
Temiz bir deplasman oldu, en nihayetinde.
2007’deki gibi uzaklardan aldık geldik şampiyonluğu...


10 Mayıs 2011 Salı

Futbol Hacıları: Eski Gözağrısı Sarıyer

4 Ekim 2009
Sarıyer: 2 İstanbulspor: 1



4 ekim 2009 tarihinde yolum Sarıyer tarafına düştü.
listeden baktığımda o gün Sarıyer-İstanbulspor maçı olduğunu gördüm ve vaktimin de uygun olmasıyla doğru maça gittim. E hacılık bunu gerektiriyor ne de olsa. Hangi durumda ve nerede olursan ol mutlaka bir maça yazıl. (bu maça gitmeden önce Çilekli'de de bir amatör maça uğradım ama çok yağmur vardı kimlerin oynadığını bile sormadım )
Neyse gitmeyenler için biraz Yusuf Ziya Öniş stadı nostaljisi yapayım. Stad Sarıyerin son durağının da gerisinde sırtını sarp yamaca vermiş ve sanki karadeniz kıyısında (sanki ege kıyısında, elbette karadeniz kıyısında. Ama demek istediğim, İstanbul değil de sanki Rizedeymiş gibi hissediyorsun o açıdan. amaan neyse ne...) bir stad. Ben 1987-8'de çok sık giderdim. Tek değişiklik kale arkalarının üstünü kapatmışlar. Yani 25-30 yıldır aynı stad. Bir de sağ tarafta tribün yok muydu acaba? Gözümün önüne getirmeye çalışıyorum ama nafile. Neyse, o zamanlar öğrenciyiz ve İTÜ ve civarında okuyan çok sayıda öğrenci gibi Sarıyer'de kalıyoruz. Hızlı zamanlarımız malum. Gelen bir haberle, haber dediysem telefon filan hakgetire bildiğin kuş ile geliyo Sarıyer'e haber, toparlanıp doğru okula aktığımız zamanlar. Biz okula gidene kadar geçen 1.5 saat de cabası. İşte o dönemlerde Sarıyer 1. ligde. Benim de kulağım stadda. Eskiden kapılar ikinci yarı bi şekilde açılır ve maçın son 30-40 dakkası dışardakiler tarafından izlenirdi. 2. yarı başlangıçları ben evden uzar doğru stada akar ve o gün artık Sarıyer kimle karşılaşmışsa onları izlerdim. Sariyer'ki o zaman acayip takımdı. Rıdvan Sercan bi yana Galatasaraylı Erdal Keser bizim Cem sultan ve Selçuk Yula zaten takımı izlenesi yapıyorlardı. Bundan önceki yıllarda oynayan Çelebiç'i de es geçmeyelim. Neyse devre arası kapıya yığılan kalabalıkla birlikte kapı görevlisine söve söve kapıyı açtırır (o görevli de kendine sövenlerin mahalle arkadaşı zaten ) sonra kapalıda geçer yukarıya hem Sarıyer'e tezahürat yapar hem de Selçuk gol atsın diye heyecanlanırdım. İşte o Sarıyer'e 20 küsur yıl sonra o gün tekrar gittim. Esasinda ondan 3 hafta önce yine gitmiştim. Eyüp maçı vardı ama maçın saati bana uymuyordu. Ben sadece stad yerinde duruyor mu diye bir uğrayıp selam vermiştim eski dostuma.

Maç saati semtten stada doğru her sokaktan bir akım başlıyor. Gençler ve ihtiyarlar yavaş yavaş stada gidiyor ve kapıda bir kombine muhabbeti. Elden ele geçen kombineler ve bilet arama çabaları. Gerçi bilet var ve kale arkası 3 kapalı 5 tl. Ama bir biçimde içeri girme çabası işte.

İçeri giriyorum. Kapalının sağında yer alıyorum. Birazdan Sarıyer genç tayfa dolduruyor burayı. Davul mavul oldukca tribün. 200-250 kişilik bir ekip ve 90 dakka bağırıyorlar. Tezahuratlar karma. Her yöreden var. Kapalının solunda da bir grup var. Göremiyorum ama ihtiyar daha doğrusu eski Sarıyerliler sanırım ve ayrı telden bağırıyorlar. Kale arkası da arada bir katılıyor muhabbete. Sol kale arkası ise deplasmana ayrılmış durumda ve deplasman tribünün de 1'i formalı 3 kişi var. Onlar da 60'dan sonra nereye kayboldu anlamadım. Pankartlar duruyordu ama.

Sarıyer'i Sercan çalıştırıyor. Yıllar sonra Sercan'ı görmek güzel. Tribünde de İsmail Kartal vardı. Çıkışta gördüm. O da eski Sarıyerli sayılır. İstanbulspor'un kalesinde Ali Uyanık namı diğer Allum Buker. Ekmek parası işte.

Maçın ilk 20 dakkasında Sarıyer 2-0'i bulunca herkes fark bekler oldu ama İstanbulspor 1 tane atınca da maç ilk yarı skoruyla bitti. 2-1. Skorboard eski usül.

Şimdi Göztepe gelecek buraya o maça gitmek sart artık.

Alt ligler endüstriyelleşmenin kıyısında kalmış ve derinleşmemiş yerleri. Eskilerden anılarda kalan görüntüleri buralarda hala görmek mümkün. Ve semt takımları vazgeçilmez olmalı.

Bir dönemin Karagümrüklü-Sariyerli-Bakirköylü-Zeytinburnulu ligini hatırlayanlar vardır.

Alt ligler halen öyle. Tothenamli-Boltonlu-Chelseali-Arsenalli-Fulhamlı -Westhamli-Milwalllu Londraya karşı yaşasın İstanbul

Skorboard böyle güzel...



Sarıyer'in kapalısı fena değil

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -III-




Çuvaldızı Kendimize Batıralım!

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Şubat 2011 Sayı: 8/36)

Hep iğneyi başkasına batıracak değiliz ya. Sorunları ortaya koyarken kendimizi de dev aynasında görerek değerlendirmeyelim. Dizinin son bölümünde çuvaldızı alalım elimize...

Toplumsal olanın bir sonucu olarak bulundukları alanda biraraya gelişlerin adını tribün grupları olarak koymuştuk. Bu grupların oluşum ve nitelikleri üzerine kısa bir dizi yaptık. Bu yazıyla birlikte bu diziyi sonlandıracağız. Egemenlerin yaklaşımları ve gelişen spor endüstrisinin bu grupları bitirmeye çalıştığı bir gerçek. İki yazıdır bitiş sürecini anlatmaya çalışıyoruz. Bu yazıyla birlikte de olaya biraz da kendi penceremizden ve eleştirel olarak bakalım.

Bahsettiğimiz, son noktada sportif bir biraraya geliş. Her alanda olduğu gibi bu alanda da biraraya gelişlerin doğallığı böylesi birlikteliklere ve daha ilerisinden gruplaşmalara, örgütlenmelere doğru yolalabiliyor. Her topluluğun en nihayetinde bulunduğu alana ilişkin birtakım taleplerinin olması da kaçınılmazdır. Bu durum en basitinden kendi çıkarları çercevesinde siyasallaşmaktır. Hele ki bu talepler varlık yokluk sorunsalıyla birlikte anılıyorsa. Bu anlamda bu gruplaşmalar en temel hakları olan yaşam haklarına karşı geliştirilen müdahalelere karşı direnç geliştirmekle yükümlüdürler. Yoksa yaşayamazlar.

Bilinç parçalanınca

Türkiye’de genel örgütlülük bilincindeki parçalanma ve kendi çıkarı için biraraya gelememe dürtüsü maalesef taraftarlar için de kanayan bir yaradır. Şu anda en hayati mesele olan 5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası diye anılan taslağın oluşumuna dair birkaç çaba dışında ses getirici pek bir girişim ortalıkta gözükmemektedir. Bu yasa ile neredeyse bütün hareketleri kriminalize olacak taraftar topluluklarının büyük çoğunluğu varolan durumu kabul etmiş gibi gözükmektedirler. Hareketin doğası gereği yaşanılanın sonuçlarını kestirebilmekte ama harekete geçme noktasında bir türlü adım atamamaktadırlar. Önümüzdeki günlerde de ciddi bir adım atılmaz ise grup olmanın anlamı da yitme noktasındadır.

Bu önemli meselenin dışında yine sporu yönetenlerin en işine geldiği biçimiyle böl ve yönet politikasına karşı ortak ses çıkartma ne yazık ki yine örgütlülük bilinçi ile doğru orantı taşımaktadır. Deplasman yasakları, bilet fiyatlarının fahişliği, stadlarda insanlık dışı koşullar ve pahalı temel ihtiyaç maddeleri, emniyetin ve stad güvenliklerinin taraftara gösterdiği insanlık dışı muameleye karşı organize ses çıkartmama gibi pek çok sorun vardır ki tamamen bu bölünmüşlük içerisinde çözülememektedir. Yönetenlerin bu bölünmüşlük içinde en iyi yaptıkları, boşlukları endüstriyelleşme dolgusuyla doldurup tüm bir sistemi paraya endeksli bir biçimde yönetmektir.

Görev biraz da farkında olanda

Ve sanırız bu konularda ortak bir mücadele hattı örmek en çok örgütlü taraftar topluluklarının meselesi olmalıdır. Ve hatta bu örgütlülük içinde de sistemden kopuk hareket edebilen ve varlığını bu endüstriyelleşmeye karşı konumlandıran gruplar bu işin bayrağını yükseltmelidir ki bu konuda da çıkan sesler oldukca cılızdır.

Tam da bu noktada çuvaldızı iyice kendimize batırırsak iyi olur. Endüstriyelleşmenin ve sistemin yarattığı çarpıklaşmanın en çok farkında olan ve bu durumu ifade ederek varlığını bunlar karşısında konumlandıran gruplar son yıllarda oldukca popülerleşmektedirler. Bu grupların varlığı artık stad sınırlarını aşmış meydanlarda da kendilerini ifade eder olmuşlardır. Ama unutmamak gereken bir şey var ki ne bu gruplar siyasetin kendisi ne de siyaset bu gruplar üzerinden yapılan bir şeydir. Son dönemde, özellikle siyasi hayatta yaşanan çalkantılar ve umutsuzluk hali ister istemez bu alanlara doğru bir akış sağlasa da çoğu varoluş kendi zaafını da oralara taşımakta ve ister istemez ortaya çarpık görüntüler çıkmaktadır. Taraftar gruplarının siyasallığı kendi sorunlarına duyarsızlaştıkca populizm’in bataklığına doğru koşar adım gitmektedir. Bunun önüne geçmedikce tribünlerde yaşanan sahte bir şov olmaktan öte bir durum olmayacaktır.


Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -II-




Taraftarlık Yasa ile biter mi?

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Aralık 2010 Sayı: 7/35)

Her topluluğun başında sallanan bir sopa bulunmalı. O sopa olmazsa toplulukları denetim altında nasıl tutarsınız yoksa? 5149 Sayılı Sporda Şiddet Yasası da böyle bir sopa. Bakalım bu sopa üstünde sallandığı topluluğu dağıtabilicek mi?

Her tür toplumsal sorun malumunuz olduğu üzere yasayla ve bu yasaya dayalı zor ile çözülür. Çözülmese de çözüm yolları güvence altına alınır. Önemli olan ortada bir toplumsal sorunun olmasıdır, ki bunun için de bir toplumsallık yani biraraya gelmişlik gerekir. Geçen sayıdaki yazıyı okuyanlar en genel anlamıyla sportif mücadelelerde izleyenlerin nasıl bir yanyana geliş sürecinden geçtiklerini görmüşlerdir. Dilimiz döndüğünce ifade etmeye çalıştık. Bu biraraya gelişlerin sahadakine paralel yansıması da ister istemez rekabetin oyun alanından biraz uzaklaşmasını da beraberinde getirmekte idi.

Artık futbol ve benzer sporlardan hoşlandığını açıkca belli eden aydın kesimin çok hoşuna giden emek-sermaye çekişmesinden din savaşlarına kadar toplumun genel olarak köklerine sirayet etmiş uzlaşmazlıkların spordaki yansımasının yanısıra hiçbir toplumsal kalıba sığmayan çekişmeler de spor etrafında kümelenmiş kalabalıkların birbirlerine karşıt olması için yeterli sebepleri oluşturuyordu. Kökenini yine en genel anlamıyla İngiltere’ye dayandırsalar da tarihten de bu tip karşıtlıkları bulmak bizleri şaşırtmamaktadır. Bu karşıtlıkların şiddete dönüşmesi taraftar deyince aklımıza gelen ilk olumsuzluğu yaratmaktadır.

Oysa karşımızda bu olumsuzluğun yanı sıra kendi açısından ürettiği değerleri ve varoluşuyla bir topluluklar bütünü mevcuttur. Siyasi anlamda bakacak olursak ucu her tarafa açıktır. Toplum genel olarak siyasi duruşunu nasıl tanımlamışsa bu oluşumlar da oransal olarak toplumun minimal eşdüşeyleridir. Ama büyük çoğunluğu kendini siyasal olarak tanımlamasa da toplumsal olanın içinde günlük siyaset ne kadar üretiliyorsa o kadar siyaset üretilmektedir. Ülke de faşizan ulumalar arttığı anda bu nüvelerin de bu havaya katılması kaçınılmazlaşmaktadır ama diğer taraftan da Tekel gibi herkesi ilgilendiren meselelerde de beklenen tavrı koyabilmektedirler. Fakat konumuz bu değil. Konumuz bulunduğu yerden varoluşuna yasa düzenleyicilerin getirmeye çalıştıkları engeller.

5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası

‘Okullar olmadan Milli Eğitimi yönetmek ne kadar kolay!’ Bir dönemin diline pelesenk olmuş bir cümle ama devletin genel olarak sorunlara yaklaşımını tanımlaması açısından önemli. Keza konumuzu oluşturan 5149 sayılı Sporda Şiddet Yasası’da aynı mantıkla örülmüş bir çalışma. Yasa tamamen taraftar, taraftarlık ve taraftar örgütlenmelerini yok etmeye dönük olarak tasarlanmış bulunmaktadır. Uzun uzadıya yasa ve maddeleri üzerine insanı sıkan hukuki metinlerden kopmaya çalışarak bu yasa ile spor müsabakalarının düzenlendiği yer ve en geniş cevresinde yaşanacak her tür olayda bu dernek ve birliklerin suçlu olarak gösterilmesine çalışılmaktadır. Yasa çıkmadan henüz yönetmelik olarak uygulanan halinde dahi spor polisi denen gasp masası polislerinin keyfi uygulamaları ile pekçok müsabakada işlerin nasıl çığırından çıktığı an be an görülmektedir.

Yasa ile oluşturulan ve bu tip müsabakaların gerçekleşmesinden önce gerekli tedbirleri almaya yarayan İl Güvenlik Kurulu denen oluşuma İl Jandarma’dan spor kulübü temsilcilerine kadar herkes girmekte ama kendisi adına yapılan düzenlemelerde nedense taraftarın tek bir söz söyleme hakkı dani bulunmamaktadır. İl için medyanın bile temsil edildiği bu kurullarda taraftar temsilcisi kavramı dahi geçmemektedir.

Yasa ile birlikte, yaşanacak her tür olaydan taraftar ernek, birlik, grup vs’leri sorumlu tutulmakta ve hatta olay sonrası karışanların görüntülerden tespit edilmesinde bu örgütlenmelerin muhbirliğine başvurulmakta ama alınacak önlemlere dair emniyet vb kurumların rolleri muğlaklaşmaktadır.

Müsabaka alanına meşale sokan ile kesici alet sokana aynı ceza verilmekle bu iki zıt nesnenin nasıl bir suçlama için kullanılacağının ucu gittikce açılmaktadır.

Bu yasa önlemeye değil dağıtmaya yarar

Öz itibari ile görüşülen yasa güvenlik önlemlerini almaktan çok bu tip yapılanlaların tamamen denetim altına alınmasına dönük hazırlanmış yasaklarla dolu ve at izi ile iti izinin birbirine karıştırıldığı muğlak bir yasadır. Sonucunda stadlarda pankart asmak bile yasaklanma noktasına doğru gitmektedir. Ki pankartlar bu toplulukların dilidir. Dili kesmenin amacı da konuşmayı engellemektir.

Geçtiğimiz günlerde Beşiktaş ile Bursaspor arasında yaşanan vahim olaylara neden engel olunamadığı pek sorulmadı ama hemen olayların ardından rafta duran yasanın an geçmeden kamuoyu gündemine getirilmesi ilginçti doğrusu.

Taraftarı bitirmeye dönük bu yasa için egemenler ellerine geçen fırsatı kaçırmamaktan öte fırsat yaratmayı da çok iyi beceriyorlar doğrusu.

Dergi Yazıları: Taraftar örgütlenmeleri yok edilirken -I-



Tribün Örgütleri

(Toplumsal Özgürlük Dergisi - Kasım 2010 Sayı: 6/34)

İnsani olan, yanyana geldiğinde toplumsal bir tepki vermektir. Toplumsallık arttıkça örgütlülük de artar. Doğal olan örgütlenmektir. Devlet her tür örgütlenmeyi denetime almak istemektedir. Bu alanda da yaşanan çatışmanın böylesi bir karakteri vardır.

Taraftar deyince pek çoğunuzun aklına çapulcu sürüsü, işi gücü olmayan şiddet düşkünü insanlar güruhu geliyordur. Ama öyle ya da böyle çoğunuz da bir takımı tutuyorsunuzdur ya da tutmuşsunuzdur. Bu yazıyı okuyanların çoğunluğunun gazeteleri spor sayfasından okumayu başlamayanlar olarak varsayarsak eğer, sizinle taraftar arasındaki farklardan başlayarak onların da hakları olan insanlar olduğunu anlatmaya çalışalım.

Bir sporsever olarak varsayacağımız Okur’un en nihayetinde herzaman ilgisini çekmeyen bir spor müsabakası (ve özellikle bir tanesi) sporseverin her daim gündemidir. Bunu bir sanatseverin sergi, edebiyatseverin kitap takibine benzetebiliriz. Hepsinin kendine ait bir dili ve dünyası vardır. Orada yaşanan en detay konular dahi içinde olan için bilinen ve diğeri için anlaşılmaz ve de yer yer gereksiz ayrıntılar olarak görülebilinir. Ama tüm bu ayrıntı ve özen bu dünyayı oluşturan temel bileşenlerdir ki kurduğunuz dünyanın içini ne kadar çok şeyle doldurursanız o kadar zenginleşir, kuruluğu ortadan kalkar. Nasıl ki sanat, edebiyat dünyası kendi içinde akımlar, belli çevreler ve çatışmalar yaşıyorsa spor dünyası da benzer akım, çatışma ve çevreleri içinde barındırır. Ve nasıl edebiyatın, sanatın derinliği olmayan kaba tabir ile ucuz diye adlandıracağımız bir katmanı var ise benzerini spor da da bulmak mümkündür.

Seyirci ile Taraftar

Spor müsabakalarını takip edenlere seyirci denir. Sinema, tiyatro gibi önceliği izlemek olan tüm aktivitelerin katılımcılarına verilen isim ile aynıdır. Seyr eden ile artık taraf tutmaya dönüp bir takımı destekleyen ve onu takip edenler ise artık o takımın seyircisi veya en genel anlamıyla taraftarı olarak adlandırılır. Buraya kadar bir problem yaşamadan geldik. Problem buradan bir adım sonrasında başlamaktadır.

En nihayetinde seyirlik oyunların hepsi seyredilmek üzere yapıldığı için hepsinin seyirciye ihtiyacı vardır. Spor müsabakalının ayırtedici özelliği ise bu seyircilerden bir kısmının taraftarlığa ve taraftarların bir kısmının da örgütlenmeye doğru meyletmesidir.

Örgütlenmek, toplumsal olanın bir sonucudur. Toplumsallık arttıkca örgütlenme bilinci de doğallığında beraberinde gelir ister istemez. Spor müsabakaları, hele yığınsal olarak izlenen müsabakalar bu örgütlenmenin en yalın ve doğal alanlarından bir tanesidir. Buradaki örgütlenmeler en basit örgütlenmelerdir ve yıllar içerisinde evrilerek devletlerin mücadele ettiği gelenekleri ve kökleri olan yapılara dönüşmüşlerdir.

100 yıla yayılan gelenek

Ülkemizde ve de dünyada 100 yılı geçkin kulüpler mevcut. 100 yıl, içinde nice birikimi barındırır. Kolay değildir bir kurumu 100 yıl ayakta tutmak. Geçen yıllar içinde nice kurum tarihe karışırken içlerinden sıyrılanlar bir geleneğe ve bir tarihe sahip olmuşlardır. Yıllar boyunca ayakta kalabilmeyi becerebilmenin meyvelerinden bir tanesi de çoğu köklü kurum için arkasında bulduğu izleyenlerinin verdiği destektir. Bu yıllar boyunca binlerce milyonlarca insan bu kurumların spor sahalarında verdiği mücadeleleri izlemiş ve izlerken de beraberinde birarada olmayı yaşamışlardır. Kimi bir semte kimi şehire kimi bir işyerine, fabrikaya, işkoluna dayanıyordur bu kulüplerin. Sonuçta nereye dayanırsa dayansın ilk izleyenlerinden bugüne bir zincir oluşmuştur. Bu zincir, her hafta müsabakaları izlemeye gidenlerin biraradalığından gelir ve o paylaşım bugünlere pekçok kulüpte izleyici yani taraftar örgütlenmelerini getirmiştir.

Her hafta izlemeye gittiği ve de mücadeleye dayalı bir etkinliği yanındakilerle paylaşmayanın zaten insanlığından şüphe edilir. Bu paylaşımı ilerletmek için asgari bir toplumsal bilince ihtilaç vardır. Ve bu bilinç yavaş yavaş bu biraraya gelişlerin adlarını koyma zorunluluğunu da beraberinde getirir. Semtten gelenler semt adlarını, şehirin bir bölgesi veya özelliği olan bir yerinden gelenler o ismi veya lakabı yavaş yavaş kendi bulundukları bölgeye kazımaya başlarlar ki bu da en basit örgütlenme modellerinden birisidir. Bunun bir adım ötesi kendi hiyerarşisini oluşturmuş yapılardır ki bu basit örgütlenmelerin süreç sonunda varacağı yer de orasıdır. Bu hiyerarşilerin kimisi kendini resmi bir formata sokarak dernekleşirken kalan kısmı da meşru olarak varlığını sürdürmektedir.

Öz itibari ile sevdiği sporu ve bu sporu yapan takımı belli bir disiplin içinde izleyen insanların kendine has dünyasını yaşayabilmek ve bunun devamını sağlayabilmek için oluşturduğu kimi meşru, kimi legal yapılara taraftar örgütlenmeleri veya oralarda söylenegeldiği üzere taraftar grupları denir. Bu grupların her türü bugün mevcuttur. Sonuçta topluma dayalı bir alandan ve o toplumun bireylerinden bahsediyoruz. Bu yapıların nitelikleri ve içinde bulundukları durum ile 5149 sayılı yasa vasıtasıyla nasıl bir denetim altına sokulmaya çalışıldığı da önümüzdeki yazının konusu olarak karşımızda durmakta.


4 Mayıs 2011 Çarşamba

Hoşgörü şehrinde futbol maçı




24 Nisan 2011

Hatayspor: 3 Kırşehirspor: 1

Ocak ayında gelen indirimli bir ucak bileti ile başlamıştı bu maçın hikayesi. O hafta bizim çubukluya ve gideceğim yerdeki programa bakmadan verilmiş bir karardı. Hadi dürüst olayım Ocak ayında bizim takımın durumu malum. Nisan ayına ne olur bilinmez dedik ama Fenerbahçe herkese yaptığını bana da yaptı. Böylesine can kurban.

Dostlarım İzmir seferine çıkmaya hazırlanırken benim yönüm daha güneye Suriye sınırına, Antakya’ya çevrilmişti. Antakya ile ilgili detayları ve gezi notlarımı başka bir yazıda okuyabilirsiniz. Burada güneyde bir hacılık hikayesi ile yetineceksiniz.

Elveda Halepspor

Seyahat programımıza göre pazar gününü Antakya’ya 1-2 saatlik mesafede Suriye’nin görülesi şehri Halep’de geçirecektik. Gitmeden önce Halep’in meşhur (meşhuluğu benim için Fenerbahçe’nin açılışını yapmış olmasından geliyor) Olimpiyat stadında Al İttihad maçı izleyebileceğimi düşünüyordum. Fakat Suriye’nin yaşadığı sorunlu dönem futbol maçlarına da darbe vurmuştu. Hacılık için bulunmaz fırsat kaçacak gibiydi derken Suriye hayali yaşanan ölümlerle riske atılmaması gereken bir duruma dönüştü ve gözler tekrardan güzide Hatayspor’a cevrildi.

Merhaba Hatayspor

Şehirdeki ilk kahvaltımızı cuma günü, tavsiye edilen ama herhangi yerel özelliği olmayan bir mekanda yaparken içeriye her hallerinden ‘biz buranın kadın basketbol takımıyız’ diyen bir grup girdi. Şehirde sporla ilk karşılaşma gerçekleşmişti böylece. Garsonlardan öğrendiğim kadarıyla 2. Ligde playofflarda 4’lü final grubuna kalmışlar. (Yazı yazıldığı sırada final grubunda ilk maçlarını kazanmışlardı.)

Şehir gezileri esnasında herkes merkez olarak meydan, anıt vs belirlerken bendeniz nedense merkezi hep stad olarak kerteriz alır, öncelikle yeşil alanın etrafına dizilmiş yükseltilerin yerini belirlemeye çalışırım. Bu sefer de farklı olmadı. Stad yönü önceden belirlenmiş ve pazar günü yolumuzu şaşırmamamız için gerekli şartlar sağlanmıştı.

Maç 3. Lig maçıydı ve Hatayspor ya doğrudan ya da playof’dan bir üst lige çıkma umudu taşıyordu. Rakip Kırşehirspor ise düşme hattı bölgesinde. Yani her haliyle bir amaç maçı.

Maç saati yaklaştığında stada doğru yönleniyoruz. Karşıdan bir grup geliyor. Elde davul, boyunda atkı, şapkalar apaçi stayla. Doğru yerdeyiz. Gişeye yönelip biletlerimizi alıyoruz. İki tribün var. İkisi de kapalı ama biri 5 TL öbürü 2 TL. 5 TL’lik kapalıdan biletimizi alıyoruz. Kale arkası rakip taraftara ayrılmış 4-5 basmak sadece.

Kültür Turu

Bilet meselesini çözdükten sonra sıra stad tavafında. Stadın etrafında bir tur atmadan olmaz. Gelen grup, stad etrafında yazılar filan anlaşılıyor ki taraftar kültürüyle karşı karşıyayız. Kültürün olduğu her yer kutsaldır.

Stad yazılarından


Karşı (bizdeki maraton) tribün önünden geçerken orada da başka bir grubu giriş yaparken görüyoruz. İlginç geliyor. İlginçliği olumlu anlamda kullanıyorum. Çeşitlilik iyidir. Maratondaki grubun ismi Cadde. Tanıdık geliyor J Kapalıdaki grubun adı ne acaba?

Tribün Grupsuz olmaz

Tavaf bitince içeri giriyoruz. Stad, bulunduğumuz yerden görüldüğü kadarıyla klasik bir Anadolu stadı. Arkada Habib-i Neccar Dağı güzel bir görüntü oluşturuyor. Kapalı ortada ‘Şeref Tribünü’ denen protokol. Hiyerarşik sıra ile herkes yerini alıyor. En son Vali ve kadro tamam. Kapalı sol tarafta konuşlanan grup davullarla giriş yapıyor. Merak ettiğimiz grubun pankartını görünce ismini de öğreniyoruz: Grup Hoşgörü. Tam Antakya’ya yakışan bir grup ismi. Maratonda yeralan Cadde güzel pankartlarla tam bir tribün yapmış.


Cadde ve Hoşgörü

Hatayspor sahaya çıkarken ellerindeki güvercinleri ortasahada havaya bırakıyorlar. Güzel görüntü. Kırşehirspor sahaya çıkınca Grup Hoşgörü tribüne çağırıyor. Cadde karşı tribünden bağırıyor ‘Hepiniz O…. Çocuğusunuz’!... Etrafta oturan Hataylılar tepki veriyor. Soruyoruz neden böyle diye? Birinin ak dediğine diğeri kara der diyorlar. Aralarındaki husumeti bilen yok. Ya da söylemek istemiyorlar ama tribünde ilk yarı boyunca ayrı telden çalıp durdular.

Hatayspor 2010-2011

Maç başlıyor ve Kırşehirsporun ataklarını püskürten Hataysporun bulduğu gollerle bir anda 3-0 oluyor. Ligler arası farkı izledikce daha rahat görüyoruz. Skoru bulunca Hoşgörü coşuyor ve onlar coştukca Cadde üzerlerine vuran güneşin de etkisiyle sessizliğe bürünüyor. Söylenen tezahüratlar neredeyse tamamen Fener tribününden. Hatay ve çevresi ben bildim bileli Fenerbahçe sevgisinin yoğun olarak yaşandığı bir bölgedir zaten de tribün etkisinin bu kadar içerden olduğunu bilmiyordum.

Maçtan bir enstantane ve arkada Habib-i Neccar


Fener en yakın nereye gelir?

Devre arası etrafımdakilerle konuşurken söylenen sözler az daha gözlerimden yaşları boşaltacaktı. ‘Biz neden Alex’i, Niang’ı izlemek için Antep’e Adanaya gitmek zorundayız’ diyordu Fenerbahçe sevdalısı bir Hatay’lı. Yönetimine serzenişte bulunuyordu. ‘Bu takım hep yukarı oynuyor ama sonradan nedense maç veriyor, ya maç satıyorlar ya da adam!’ diyordu bağrıyanık fenerli. Tamam dedim belki futbolda zor ama bak Kadın basketbolda belki gelecek Fenerbahçe. ‘Evet’ dedi, ‘bari orada izleyelim Feneri’. Teselli olarak Selçuk Şahin'in zamanında bu sahadan geçtiğini de övünerek söylüyorlar.

İkinci yarı ile birlikte Cadde de hareketlendi ve tribünler maçtan koparak kendi dünyalarına kapandılar. Skoru erken kopan her maçta olduğu gibi. Bu devrenin özelliği iki grubun da karşılıklı coşkuyu paylaşmalarıydı. Antakya’ya da bu yakışır zaten.

Maç Kırşehirsporun attığı bir gol ile 3-1 sonuçlandı. Aklımda kalan ise staddaki Fenerbahçe formalı çocuklardı.

Gözlerimiz 2. Lig B grubunda seni arayacak Hatayspor. Biraz daha Fenerbahçe’ne yakın olmak için...


Maçtaki küçük Fenerbahçeliler

20 Eylül 2010 Pazartesi

Atkı Mania 11- Rambo sahada


Bizim Rambo'dan birkaç sene sonra 2007'de Rambo'nun ağababası Everton çimlerine ayak basmış. Elinde de Halkın Kulübü atkısı. Helal olsun sana John Rocky Rambo :)

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Tribünde yalnız olmak 7



Uzunca bir ara vermiştik. Yavaş yavaş ısınma turları yapalım.
Ara verdiğim bir konuyla girelim olaya yine: 'Tribünde yalnız olmak'

Kuşaklar değişiyor. Stadlar eskisinden büyük ve belki daha da dolu. (Eskinin daha küçük ama koltuksuz üstüste stadlarıyla kıyaslayınca o kadar da kalabalık değil ya, neyse...)
Her geçen gün eski günler daha bir özlenmiyor mu? Her geçen gün o kalabalıkların içinde insan kendini daha bir yalnız hissetmiyor mu? Garip...


16 Temmuz 2010 Cuma

Taraftar olmak



Taraftarlık üzerine yazılmış onlarca şeyden en güzellerinden biri. Duygu Hatipoğlu ile M. Berkay Aydın'ın Bastır Ankaragücü isimli kitaplarından...

"Taraftar" tribünün müdavimidir ve dönem dönem ilişki zayıflasa da ilişkiyi
kaybetmeyendir. Futbolu takip etmenin sadece "topçu hayranlığı değil", ortak bir şeyler
oluşturarak sürece katılmaya çabalamak olduğunu düşünendir. Içerisinde hiç deplasman
kaçırmayana, bol kavga işlerine girenden, deplasmana az gidip içerideki maçları
kaçırmayana; takımının ürününü giymeyi sevenden, "ağır takılıp" ürünsüz gelene kadar çok
farklı tipleri vardır. Önemli ortak özellikleri olarak her an sesin kısılabilme ihtimalinin yüksek
olması, maçı ayakta izlemek ve "biriktirilmiş anı yığını" sayılabilir. Genelde aidiyetleri sadece
kulübe değildir, "herhangi bir taraftar grubuna" da çeşitli yoğunluklarda bağlı olandır.
Içerisindeki çeşitliliklerden ve anlatmanın zor olduğundan çok çeşitli tanımlamalar
yapılabilecek bir tanımdır: Taraftarlık, deplasman otobüsündeki "geyiktir". Maçı izlemeden
gidip gelinen yüzlerce kilometredir. Taraftarlık hatırlamakta zorlanacak kadar anı
biriktirmektir. Şenliktir. Taraftarlık kavgadır, abartmadır bazen yalandır. Taraftarlık hem
sıradan olmak hem aykırı olmaktır. Dostluktur, sürekli yeni insanlarla tanışmaktır. Egemen
medyaya alternatif oluşturmaktır. Taraftarlık espridir, ayrıntılara dikkat etmektir. Hayal
kurmaktır, şu acımasız ve ilüzyon dünyasında Behrengi'nin "küçük siyah balık"ı olmaktır.
Taraftarlık eylemektir, yüksek sesle bağırmak, ses tellerine garezi olmak ve sürekli "ergen"
olma halidir. Aşktır, tutkudur, hesapsızlıktır. Taraftarlık müziklerden rock'tır, protest olanıdır
ve elbette arabesktir; illa klasik batı müziğinden örnek verilirse Beethoven'in Dokuzuncu
Senfoni'sidir. Taraftarlık cop ve biber gazı yeme olasılığının yüksekliğidir, kendini Don Kişot
hissetmektir. Tenefüs zilidir ve tenefüsün kendisidir. Kimi zaman kurgulanan bir itaattir.
"Beleş biletle" işi olsun olmasın bu süreci bilendir. Taraftarlık örgütlü olmaktır, Kıvılcımlıcı
bakışla "ilkelliktir". Haylazlıktır, tebessümdür, "sert yapmaktır". Her dinlediği müzikte "beste
çıkar mı" diye düşünmektir. Çokça dendiği gibi "hayata gider yapmaktır". Taraftarlık bazen
kronik depresif hal, kimi zaman gülme krizidir. Sokaktır, gece parkta kalmayı bilmektir.
Kuşak çatışmasıdır, çelişkidir. Amire, patrona ve yetkiliye bazen içinden bazen kamusal
olarak sövmektir. Ayar vermektir, şakadır. Yıldızlı gökyüzü, sıkılmış yumruktur. Bir açıdan
bataklıktır, kaybeden olmaktır. Düğünlerde kesin sahnede olmaktır veya köşede durup
sürekli ters bakmaktır. Komedi, gerilim, macera ve romantik filmdir. Çocukluğun Şeker
Bayramı anılarıdır. Havadan ve sudan konuşmaktır. Efes'in efsane şişesine, sadece bir basit
"şişe" gözüyle bakmamaktır. Dumandır, sistir, Bob Marley'dir, sokaktır. Duygudur, tatili
sevme halidir, "damat" Lafargue'nin bahsettiği tembellik hakkıdır. Getto'dur, evde
musluktan su içmektir. Taraftarlık, Italya'da 'ultras', Ingiltere'de 'holigan', Arjantin'de 'barra
brava'olmaktır. Çocuklar gibi tedbirsiz, gezginler gibi tetikte olma halidir...

13 Temmuz 2010 Salı

Could you be loved?



Maç uzatmalar sonunda bitmiş, kupayı İspanya kazanmıştı. Ama finalin bence 2 tane akılda kalan hatırası vardı.

İlki beklenen hamlesiyle Jimmy Jump'dı. Bu Katalan'ın artık bu tip organizasyonlarda nereden çıkacağını beklemek, sonucu beklemek kadar heyecanlı ve de zevkli. Helal olsun sana Jimmy. Ve de yere devirmeye çalışan güvenliğe de bir o kadar çüşş. Görüldüğü kadarıyla kupaya sevimli şapkasını takmaya çalışıyor du ki, keşke takabilseydi.

Diğeri ise, son düdük çalmış ve sevinen ile üzülen sahada o çok tanıdık görüntüleri sergilerken vuvuzelaları yaran tanıdık ve insanın içini kımıldatan ritmiyle Bob Marley'di. Dün bir sohbet esnasında arkadaşımın deyimiyle Afrika'nın farkıydı, 'We are the champion' yerine 'Could you be loved'.

Keşke finalin başında Jimmy'ye de biraz sevgi gösterilebilseydi.



6 Temmuz 2010 Salı

Atkı Mania 10 - Dünya kupası özel 2


Atkı mania bölümünün dünya kupası özel dosyasının en güzel resmi. Mick Jagger Almanya'nın İmgiltere'yi 4-1 yendiği maçta.





Bunlar da klasik atkılı pozlar. Hepsine sonsuz selamlar.


Tour de France 2010



Geldi çattı tur günleri. Beni dünya kupasından daha fazla heyecanlandıran ve de genç olmadığıma hayıflandıran bir spor olayı.

Futbolun her türlü sevimli ve de çekici yönüne ragmen ülkemizde spor olarak çok popüler olmayan ama izleyince insanı içine çeken ve bir o kadar da sokaga, bisiklet kullanmaya iten bir yarışma. 20-21 gün süren, verilen aralarıyla 4 haftaya varan ve hem yerinde hem de ekran başında milyonlarca kişi tarafından izlenen dünyanın en önemli ve de eski organizasyonlarından biri.

İzleme imkanı olanların kesinlikle kaçırmaması gereken bir etkinlik. Her gün koşulan mesafeye göre değişiklik gösterse de 3-4 saat kendini izletiyor. O büyüleyici dağ görüntüleri, köy kasaba geçişleri, sprintler, arabaların zor çıktığı zirvelere tırmanışlar, kazalar, dopingler, dramatik vedalar, gözyaşı, sevinç ve en önemlisi insanüstü efor.

Viva la Tour!...